Güney Afrika İzlenimleri

Gittiğim ülke hakkındaki ilk izlenimlerim hep uçakta başlar. Ne kadar turist gidiyor, gidenlerin ne kadarı oralı, ülkesine dönen halk neden gelmiş bakarım. Güney Afrika uçağında da Afrika görünüşlü insanlar bekliyor insan. Tamamına yakını sarışınlardan oluşan bir grupla karşılaştım. Görebildiğim siyah tenli insan sayısı 4-5 i geçmedi. Ben uçaktaki en esmer %10 luk dilime giriyorum.

Johannesburg

Havaalanındaki gördüğüm insanların dağılımı bizim uçaktan çok farklı değil. Ne de olsa uluslararası havaalanındayız. Birazdan iç hatlara geçip Güney Afrika Havayolları ile uçacağım. Orada durum değişmeli dedim ama farklı değildi. Hala ortalamaya göre esmerim.

Durban

Siyah insan sayısı biraz arttı ama sebebi Hintliler. Durban, dünyada Hindistan dışında yaşayan en büyük Hintli nüfusuna sahip şehirmiş. Bu Afrikalıların nerede olduğunu merak etmeye başladım.

Durban’da iş sebepli 5 gün geçireceğim. Bana otel yerine bir misafirhane ayarlandığı için çok şehre inme fırsatım olmayacak gibi. O nedenle çok fazla Durban izlenimi beklemeyin.

İlk göze çarpanlar şunlar; Her yer yemyeşil. Trafik soldan. Yapılaşma apartmansız, sadece çok güzel tasarıma sahip bahçeli evler var. Havaalanında dahi insanların birçoğu yalın ayak dolaşıyor. En çok da beyazlar ayakkabı giymiyor. Hala Afrikalılar etrafta yok, merak etmeye başladım. Bulunduğum ortamda birisi bir fotoğraf çekse ve “Bunlardan hangisi Afrikalı, bulun?” dese herkes beni gösterir.

Odama girer girmez ilk işim lavaboyu doldurup suyun boşalmasını izlemek oldu. Gerçekten su saat yönünün tersine dönerek boşaldı. Daha önce tam ekvator üzerinde denemiştim. Stabil değildi, bir öyle bir böyle dönüyordu. Böylece bu konuyu da netleştirmiş oldum.

Beş gün sonra ki izlenimler;

Pazartesi günü aradığım Afrikalıları buldum. Hepsi fabrikadaymış.

Her farklı tür elektrik prizini gördüğümü sanıyordum. Hiçbir yerde görmediğim ve hiçbir üniversal priz takımının desteklemediği garip bir elektrik prizleri var. UK standardına benziyor ama daha farklı. Diğer İngiliz sömürge ülkelerindeki gibi bunlarda da elektrik prizlerinin yanında bir anahtar var. Bu anahtarın varlığı bana hala çok gereksiz geliyor

Sineklerini görünce bizim sinekler sempatik geldi. Bir kere buradaki sinekler çok çirkin. Biraz korkunç. Oldukça cesur. Yeterince de deli. Üstüme konan sineği kovaladım. Sinek kaçmadığı gibi kafasını kaldırıp bana baktı. Sineklerin böyle bir hareket yapabildiğini bilmiyordum. Baktım gitmiyor parmağımla vurdum. Arkadaş sinirlendi ve uçarak yüzüme saldırdı. Benim memleketimin sineği bile başka bakıyor gerçekten.

Afrikalılar çok üşüyor. Hava 20 derece ve son derece konforlu ama dışarıdaki tüm Afrikalılar kazak giymiş. Yetmemiş üstüne mont giymiş. O da yetmemiş kafaya bere takmış. Ben sadece gömlekle son derece rahatım oysa. Etraftaki beyazlar desen zaten onlar yalınayak. Eee oralar sıcak memleket, alışık değildir demeyin çünkü burada da 4 mevsim var. Durban’dan 50 km içeri girince kış ortalaması 4 derece. Cape Town yazın en sıcak ayında 22 derecelik ortalamaya sahip. Ama gel gör ki bu insanlar üşüyor.

Etrafta anormal bir cips yeme alışkanlığı var. Havaalanında alınmayı beklerken önümden geçen 10 kişiden altısı cips yiyordu. Hayırdır köşede eşantiyon cips mi dağıtıyorlar diye düşündüm. 10 yaşındaki çocuk da, 30 yaşındaki kadın da, 50 yaşındaki adam da ellerinde cips torbaları ile dolaşıyorlardı etrafta. Hafta içi fabrikada yemekhanede her çalışanın yemeğin üstüne bir paket cips yediğini görünce bu konuda bir gariplik olduğu resmiyet kazandı. Öyle baskın bir cips çeşidi de yok, ne bulurlarsa artık. Lays, Cheetos, Fritos, Pringles. Bu cips şirketleri burada kendilerince çok başarılı bir tutundurma çalışması yapmış. Obezite yakındır burada da.

Bizim Yohanesburg diye seslendirdiğimiz şehrin adı meğer Cöhenesbörg müş.

Konuştuğum insanlar Türk olduğumu duyunca Galatasaray’dan bahsediyorlar. Hala en bilinen takımımız Galatasaray.

Çarşamba akşamı Diwali bayramıydı. Diwali Hinduların Holi’den sonraki en büyük bayramı. 2,5 sene önce Hindistan’dayken Holi’yi sadece 1 günle kaçırmış ve çok üzülmüştüm. Holi’de renk renk boya tozlarını alıp sokaklarda çılgınlar gibi boya savaşı yapılıyor. Herkes tepeden tırnağa boyaya bulanıyor. Ayrıldığım gün çuvallar dolusu boyaları hazırlıyorlardı.

Diwali ise ışık bayramı. Gece 11’e kadar hiç kesilmeden havai fişek atıldı. Hinduların yaşadığı her ev kendi havai fişeğini atıyor. Evler ışıklarla süsleniyor. Mumlar yakılıyor. En güzel ışıklandırılan evi seçen tanrılar bir yıl o evde kalıp bereket getiriyorlar. Bana öyle anlattı Sanesh. Umarım beni kandırmamıştır.

Durban Moses Mabhida Stadı

Bir akşam şehre inmek istiyorum ama etrafımdaki herkes buna ısrarla karşı çıkıyor. Güvensiz olduğunu söylüyorlar. Bugüne kadar birçok yerde bunu duydum ve hiçbir rahatsızlık hissetmedim. Pakistan’da Taliban kontrolündeki bölgede, kapımda göbeğine kadar sakallı, ayağı terlikli, eli kalaşnikoflu adamlar beklerken bile dışarı çıkmaya korkmamıştım. Derken Perşembe akşamı araç ayarlattım ve şehre gittim. Kaldığım misafirhaneyi işleten İngiliz kökenli kadın elimde fotoğraf makinemi görünce daha da bir şaşırdı. Onu da mı götüreceksin? Çok ortaya çıkarma yoksa onsuz gelebilirsin dediğinde ilk defa korktum. Sonuçta işin ucunda vurulmak değil kamerayı kaybetmek vardı.

Altın sarısı saçlı şoförüm de beni stadyuma bırakıp şu 500 metrelik alanın dışına çıkma. Sonra şurada yemek ye. Ben 2,5 saat sonra gelecem dedi. Sahile insem olmaz mı deyince de, “Kameranı seviyorsan inme” cevabını verdi.

Durban Moses Mabhida Stadı

Ben de saf saf dünya kupası için yapılmış statlarının etrafında döndüm. Tribünün altındaki pub da yemek yedim. Tüm aktivite 45 dakika sürdü. Geri kalan sürede bir grup insanla rugby maçı izledim.

Bu arada stadyumları gerçekten güzel. Uzaktan bakıldığında bir sepete benziyor. Ortada sepetin sapı gibi duran bir kemer var. O kemerden çıkan halatlarla tribünlerin üzeri kapanmış. Bazı geceleri ışıkları yanınca tam bir sepet görüntüsünde oluyormuş. O kemerin üzerinde de bir teleferik benzeri sistem kurulmuş. Biletle tüm gün tepeye adam taşıyorlar. Tüm şehri oradan görebiliyormuşsun. Ayrıca yürüyerek te 500 basamakla çıkılabiliyormuş. Son sefer saat 17’de bittiği için bu aktiviteyi de kaçırdım.

Cuma günü erken çıkıp Ushaka Marine World’e gittim. Burası okyanus temalı bir park ve eğlence merkezi. Köpek balığı ile dalışlar, yunusla oynaşmalar, cam fanus içinde yürümeler gibi aktiviteleri var. Aralık, Ocak aylarında yani yazın tam ortasında sahilinde de plaj hizmeti veriliyormuş.

Tesisin ortasında çok büyük, ama gerçekten büyük eski bir gemiyi restorana dönüştürmüşler. Tam ortasındaki yük bölümlerinden birini camla kaplayıp içine 2,5 metrelik 3 tane köpek balığı koymuşlar. Akvaryumun derinliği 8 metre.

Ushaka Marine World

Köpek balığı ağzını açmış sana gelirken tabağındaki balıktan bir parçayı ağzına atmak güzel bir duygu.

Toplumu kabaca, bir bakışla üçe ayırabiliyorsun. Afrika kökenliler, Hint Kökenliler, Beyazlar.

Afrikalılar Zulu kabileleri ağırlıklı olmakla beraber başka kabileler ve göçmenlerden oluşuyor. Zulu’ların tipleri diğer Afrikalılardan bariz farklı. Bakınca bu zulu, bu zulu, bu değil, aha bu da zulu diyebiliyorsun. Hintliler bildiğin safkan Hintli. Beyazlar da daha çok İngiliz kökenli olmakla beraber Hollandalı bir grupta var. Ama işin ilginci ve güzeli hepsi ben Afrikalıyım diyor. Hintli veya İngiliz olduğunu kabul etmiyor. Çalıştığım adamlardan biri Hint kökenliydi. Büyük büyük babası köle olarak getirilmiş. Nesillerdir bu ülkede. Ailesi hala tamamen Hint kültürüne göre yaşıyor. Yemekleri Hint yemekleri, dini Hindu, beslenmesi vejetaryen, 6-8 nesildir ailesine bir kere bile Hintli veya Hindu olmayan biri girmemiş. Hindu bayramlarını kutluyor. Ama ben Afrikalıyım diyor. Köklerinin Hindistan’ın neresinden geldiğini bile bilmiyor, merak dahi etmemiş.

Irklar arası evlilik çok çok nadirmiş. Olanlarda son 10 yılda olmuş. Durban’da 15 den fazla ırk arası evlilik yoktur dediler.

Beyazlar arasında en popüler spor Rugby. Daha sonra kriket geliyor. Afrika kökenliler futbolcu. Herkes hala 2010 Dünya Kupası ile övünüyor. O zaman astıkları ilanları, bayrakları bile kaldırmamışlar. Vuvuzella ile ilgili görüşlerimizi de bizzat aktardım kendilerine.

Buraya ilk kolonileri kuranlar genel kanının aksine İngilizler değil Hollandalılarmış. 3 hafta önce Hollanda’da birlikte çalıştığım adamın anlattığına göre Afrikaan denilen dil de aslında Felemenkçe. Hem de çok değişmemiş bir sürümü. Konuşmalarından kesinlikle bir şey anlamıyorum, aksanları ve kelimeleri okuyuşları çok farklı ama yazıya bakınca çok rahat okuyabiliyorum demişti. Bu bilgiyi okuduğum hiç bir yerde doğrulatamadım. Özellikle beyazların İngilizce konuşmadıkları zaman kullandıkları dil Almancayı çağrıştırıyor.

Cape Town

Araba Kullanma

Sağdan direksiyonlu araba kullanmak ilk başlarda pek zormuş. İlk 500 metre iki kere vites değiştirmek için sağ elim refleks olarak kalktı ve sağımdaki kapıya çarparak indi. Sol elle vites değiştirmek garip ama 1. vites için kolu dış sola itmek daha garip. Bari simetrik yapsaydınız diyor insan. Dikiz aynası için kafamı sola çevirmeyi 15 dakika sonra akıl ettim. Uzun süre sağımdaki yan aynadan arkayı kontrol etmişim.

Ertesi gün araba kullanma hakkında güncelleme;

En çok 30 dakika sonra sağdan direksiyona ve soldan akan trafiğe alışıyorsun. Hatta ilerleyen zamanlarda sol elle vites değiştirip sağ elle direksiyonu tutmak çok hoşuma gitti.

İki alışkanlık ise bir türlü gitmiyor. İlk olarak hala araba hareket edince sağ elim refleks olarak sol koltuk altımdan emniyet kemerini almaya çalışıyor. İkinci olarak da solumda duran dikiz aynasına da bakmıyorum bir türlü.

Tüm bunlara rağmen, “Tamam artık alıştım sağdan kullanmaya” derken, ilk kez park etme dışında, geri viteste çokta kısa olmayan bir mesafeyi gitmem gerekti.

Bir kere önce default olarak sağa dönerek arkaya bakmaya çalıyorsun. Neyse 0,5 saniye sonra durumu anlayıp sola dönüp sol kolunu arkaya atman gerektiğini kavrıyorsun. Buraya kadar da her şey tamam. Ama herhalde vücut hep sağa dönmeye ve sağ kolu arkaya atmaya alışmış, o yöne esneklik kazanmış, ben bir türlü tam sola dönemedim. Vücut sağa döndüğü kadar sola esnemedi. Hele sol kolum yan koltuğun arkasına hiiiiçç gitmedi.

3. gün hala sağa dönerek koltukla kemerin arasından bakarak geri gidiyorum. Ya bende bir anormallik var ya da gerçekten sola dönmek zor.

Ümit Burnu

Ümit Burnu ve özellikle yolu beklentilerimin çok üzerindeydi. Yaptığım “en güzel manzaralı” yolculuk olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Atlantik kıyısından gidip, Hint okyanusu kıyısından geri dönmeyi planladım. Yol boyunca doğu tarafım çok heybetli ve oldukça dik duran dağlar, batı tarafım ise okyanustu. Belki ben dağları sevdiğim için, belki çok güzel havanın ve yer yer laciverte çalan koyu mavi gökyüzü üzerinde beyaz bulutların etkisi ile manzara beni çok etkiledi. Yolda sürekli durup fotoğraf çektim. Chapmans Peak denilen bir bölgede ise o dağlar okyanusa kadar gelip iyice dikleşti ve bir uçuruma dönüştü.

Yolun bir bölümünü ise o kayaları oyarak yaptıkları dar yoldan gidiyorsun.  Bir taraf deniz bir taraf kayadan duvar. Çok etkileyiciydi ama ne durma ne fotoğraf çekme imkanı olmadı. Büyük kısmını cep telefonumla video olarak kaydettim. Tek el direksiyon, tek el telefon, ters akan trafik ve dönemeçler üst üste gelince biraz korktum. 4 dakika kadar güzel bir videom var ama. (Yazının altındaki şehrin şarkısından yapılan videoda bu yolun görüntüleri var)

Cape yarımadasının sonuna doğru birden dağlar yok oldu ve bozkıra benzeyen bir düzlük çıktı.

Bitki örtüsü belgesellerdeki Afrika bitki örtüsü gibi. Arada yine su Afrika’nın sembolik ağacı var. Türünü bilmiyorum ama şimdi tarif edince hemen hatırlayacaksınız. Hani gün batımı olur, siluet olarak bir zürafa ve alt kısmında yaprak olmayan, üstü düz, uzun bir ağaç koyarlar. Hah iste tam da o ağaçlardan var. Bir ara arabanın yanında deve kuşları koşturdu.  Etrafta sürekli babunlar hakkında uyarı levhaları var. Aman babunlara bulaşmayın. Babunlar sizi kandırabilir ama aslında tehlikelidir. Sevmeyin. Yemek vermeyin. Görünüşe aldanmayın. Vs vs. Hiç de babun çıkmadı yoluma. Levhalarda fotoğrafını çekmeyin yoksa fotoğraf makinenizi yer gibi bir uyarı olmadığından fotoğraflarını çekmeye niyetlenmiştim ben de.

Okuduğum yazılara göre arabaların üstüne atlıyorlarmış. “Aaa ne sevimli maymun, dur şunu seveyim” diyen saf Avrupalı turistleri de bir güzel benzetiyorlarmış sonra.

Ümit Burnuna doğru başlayan düzlükteki toprak bakıra çalan bir renkte. Bizim bildiğimiz kiremit kırmızısı toprak renginden bahsetmiyorum. Daha koyu hoş bir bakır rengi var. Gördüğüm en etkileyici toprak/kaya rengini Hindistan’ın iç bölgelerinde görmüştüm.

(Bunu o yazımda anlatırım) Bu o kadar olmasa da fotoğraflarda, özellikle gün batımındaki kırmızı ışıkta güzel duracak bir renk.

Ümit Burnu sandığımdan çok daha yüksek bir kaya parçası. Aslında bir birinden iki kilometre kadar uzakta iki burun var. Cape Point ve Cape of Good Hope.

Esas nokta Cape Point olsa da herkes Cape of Good Hope’u ziyaret ediyor.

Yerden yüksekliği 120 metre olan ve okyanus seviyesine kadar dümdüz ve dik olarak inen bir duvar gibi duran kayanın üzerinde bir deniz feneri var. Fenerde şu klasik büyük şehirleri gösteren oklar ve uzaklıklar yazılmış. Uzaklıklar doğru olabilir ama yönler tamamen saçmaydı. Sakın bu tabelalara bakarak kerteriz almayın. Zira bu arkadaşlara göre Pekin ve Amsterdam’a aynı yönden gidiliyor.

Bu kadar derin bir uçurumun görsel etkileyiciliği de çok fazla. Ne kadar uğraştıysam da hiç bir fotoğrafta o etkiyi veremedim. Ancak videolarda anlaşılabiliyor. Fener’in biraz ilerisinde bir tarafı 60 metre derinliğinde uçurum, diğer tarafı 75 derece eğimli dik bir yamaç olan ve 6-7 metre genişliğinde ki bir yolla ulaşılan küçük bir kulübe ve Ümit Burnunun en uç noktası var. Gördüğüm kadarı ile kimse oraya da gitmiyor. Herkes sıra ile arkasını denize dönüp, kameraya poz verip, şehre geri dönüyor. Bu noktanın doğusu Hint okyanusu, batısı Atlantik okyanusu. Karşısı da Antarktika olmalı. 🙂 İki okyanusunda doğal akıntısı bu bölgede karşılaşıyor ve dalga olarak bu devasa taş duvarı dövüyor. Uçtaki noktaya gitmek için fener tepesinden inip, bir miktar geri yürüyüp, patikalarda döne döne alçalıp sonra uca doğru tekrar gitmek gerekiyor. Bu rotada yürümeye başladım. Etraf çok sessiz, çok hafif bir rüzgar sesi var. Fener tepesini hiza olarak geçtiğin anda ise bir gürültü kopuyor. O 120 metrelik taş duvara çarpan okyanus dalgalarının ve kayaların boşluklarında uğuldayan rüzgarın sesi.

Küçük uçurum ve kulübe

O noktada arkana dönüp yukarıdan gördüğün o uçurumun gerçek heybetini görüyorsun. Hem iki tarafı uçurum olan bir yerde olmanın verdiği tedirginlik, hem esen rüzgarın etkisi, hem de etraftaki seslerden, fotoğraf makinemle kenara gidip o taş duvarın tamamını çekmedim. Aslında kenara da gittim ama gözüme dayadığımda mekan algım tamamen kayboluyordu. Siz buna dizlerinin bağı çözülmesi durumu da diyebilirsiniz.  Ama yine güzel bir videom var. Videoyu gözüne dayamadan çekebildiğin için daha kolay.

Ümit Burnundan geriye bakış. Solda Atlantik sağda Hint Okyanusları

Bu arada üzerinde bulunduğum kaya kütlesi 570 milyon yaşındaymış.

Dönüşte Hint Okyanusu kıyısından dönüp penguenlerin olduğu kayalıklara gittim. Güneş batmaya başladığı için penguenler sudan çıkıyorlardı. Bir tanesi yakınıma kadar geldi. Baktım kaçmıyor ben de yaklaştım. Sevmek istedim ama çenesinin altını mı kaşısam yoksa ensesini mi okşasam bilemedim. Kafasını okşadım ve hiç kaçmadı.

Göremediklerim

Buraya gelmeden okuduğum tüm yazılarda turistler için uyarılar kısmında yazan ortak cümleler şunlar. Çok yüksek suç oranı var, hırsızlık çok yaygın, yılda ortalama 1000 turist öldürülüyor, her 28 dakikada bir tecavüz oluyor, toplumun %11’i AIDS hastası yani gördüğün her 10 kişiden birisi AIDS’li. Vs vs.

Tabi bunları gözlemleyemediğimden yazamıyorum ama birçok evin duvarında veya bahçesinde, içeri girmeye çalışanlara ilk tepki olarak silahla karşılık verilecektir yazıyor. Millet hırsızlardan bıkmış sanırım. Bizdeki gibi yatak odana girmeden hırsıza şiddet uygulamayı engelleyen bir kanun da yok sanırsam.

Mafya İşleri

Dikkatimi çeken bir şey de bizde mafyanın egemenlik alanına giren bazı işlerin burada daha farklı örgütlenmiş olması.

Araba park ettiğin her yerde bir değnekçi seni karşılıyor. Gel gel yapıyor. Hatta toplada gel bile yapıyor. Ve daha sonra kenara çekiliyor, bekliyor. Sadece 2 keresinde bu kişiler benimle konuştu. “Ben burada arabanıza bir şey olmaması için duruyorum”, “Arabanızla ilgileneceğim” dedi. Arabayı almaya gittiğinde de genelde oturduğu yerden kalkıp arabanın biraz ilerisinde bekliyor. Asla yanıma gelip para istemediler. Para vermeden gidince en ufak bir söz veya asık surat gözlemlemedim. Genelde fotoğraf çekmek için 3-4 dakikalık duraklamalar yaptığımdan, bir sefer dışında para da vermedim. Parayı uzatmadan yanına da gelmiyorlar. Bizdeki değnekçilerin bu Afrikalılardan efendilik öğrenmesi lazım.

İkinci mafyavari örgütlenme de kırmızı ışık çeteleri. Şehir merkezinin, hemen her caddesini ve sokağını araba ile gezdiğimi düşünüyorum. Doğal olarak da çok fazla ışıkta durdum. Eksiksiz her ışıkta bekleyen biri var, buraya kadar her şey normal. Anormal olan bu ışıkta duranlar tek tip giyinmiş. Üzerlerinde “The big issue” yazan pançolar var. İlk gün genelde bu kişiler gazete dergi gibi bir şey satıyordu. Ben de herhalde gazetenin markası diye düşündüm. Ama daha sonra gördüm ki meyve satan da, cep telefonu şarjı satan da, kurutulmuş et satan da aynı kıyafeti giyiyor. Dikkatli baktığımda pançonun üzerinde daha küçük puntolarla “Bu sayede bir gelirim ve hayatım var” yazıyor. Sonra öğrendim ki bu kar amacı olmayan bir dernek. Toplumdan dışlanmış yetişkinleri iş sahibi yapmak, sorumluluk kazandırmak için bir programları var. Bu insanlara iş verip ışıklarda çalıştırıyorlar. Yine kimse sana ısrar etmiyor.

Yakıt

Doğal olarak yakıt bizden ucuz. Yarımız kadar. Ama ilginç olan dizel yakıt benzinden daha pahalı.

Müzik

Gittiğim yerlerde radyoları tarayıp yerel müzikler dinlemeyi seviyorum. Sokakları gezerken de genelde kulağımda yerel müziklerinin olması hoşuma gidiyor. Burada arabanın radyosunda tüm FM bandını defalarca taradım. Ve herhangi yerel müzik çalan bir kanal bulamadım. Genelde İngilizce batı müziği ve bir kaç tane de Hint müziği çalan istasyon var. Bir kanalda da Kuran okunuyordu. Afrika, kendine has müzik ve dans kültürü olan bir bölge ama günlük hayatta taşıyamamışlar kendi müziklerini. Durban havaalanında 6 Afrikalı kadının tamtamlarla yaptığı müzik dışında hiç Afrika müziği duymadım. Ki o müzik ve dans gerçekten izlemeye ve dinlemeye değerdi. Bence Afrikalılar adına büyük bir kayıp.

Heykeller

Şehrin birçok yerinde heykeller var. Ve bunlar genelde İngiliz bir kaç tane de Hollandalı insanların heykelleri. Şehrin meydanında VII. Edward’ın kocaman bir heykeli var. Sonra az ileride Hollanda kraliçesi, bilmem ne dükü, diye gidiyor. Zamanında bunların dikildiğini ve kaldırılamadığını tahmin ediyorum. Bu kadarı çok anormal değil. Bir kaç yüz yıllık sömürge ve kolonileşmenin böyle etkileri olabilir. Ama şehrin daha yeni bölgelerindeki heykellerin aynı temaya sahip olması ilginç. Hele bir yerde “Kahraman” İngiliz askerlerinin başarı öykülerini anlatan heykeller görmek iyice garip geldi. Hiç bir Afrikalının heykelini göremedim. Eski heykelleri kaldıramıyorlarsa bile, bir yerlere kendi liderlerini, halk kahramanlarının heykellerini koyabilirlerdi. Gerçi ilk liderleri Mandela olan bir halk için kimin heykelini dikecekleri soru işareti.

Mandela denilince ilk aklıma gelen, kendisine verilen Atatürk barış ödülünü reddetmesi. Ondan sonra da kendisine pek sempatik bakamıyorum açıkçası.
Ama yani sizin de çok sevilen bir kabile reisiniz de mi olmadı yani?

Gerçi paralarında bile devlet büyüğü, lider, asker, şair portresi yerine sadece ve sadece hayvan resmi koyan insanlardan bahsediyoruz. 10 gergedan 1 hipopotam eder gibi bir denklem var.

Eee o zaman siz de şehrin bir yerine 2 aslan 1 gergedan heykeli koysaydınız…

Okyanuslar

Okyanus yosunları

İlk sabah kalktığımda hava yağmurluydu. Araba ile sahil yoluna indim ve ilk kilometrelerimi yapmaya başladım. 5 dakika içinde birden hava açtı ve binaların arasında Table Mountain’ı gördüm. Ve bir dağ düşkünü insan olarak beni müthiş etkiledi. Hemen sola çektim. (Burada araba sağa değil sola çekiliyor. Birini geçerken sollamıyorsun, sağlıyorsun. Sağdan yavaş yavaş gitmek diye bir şey yok. Soldan yavaş yavaş gitmek diye bir şey var) Dağın fotosunu çekmek için arabadan indim ki müthiş bir deniz kokusu. Çok yoğun. Tabi bu dağa olan dikkatimi okyanusa doğru çekti. Sahile bakınca kumsalda bir sürü halata benzeyen şey gördüm.

Ölçeklemeniz için ayağımı feda ettim

Her biri yaklaşık 7-8 metre kadar, bileğim kalınlığında siyah halatlar. Ve çok sayıda var. Boylu boyunca yatıyorlar. Halat olmak için fazla düz göründüler.
Duvardan atlayıp sahile indim. Yanına gidince gördüm ki bunlar bir tür yosun. En dip kısmında 10 santimlik bir köke sahip, ortalama 7 metre dümdüz kalın sanayi kablosu gibi gövdesi olan ve en üstünde yarım metrelik geniş yaprakları olan bir yosun. Bir kaç gün sonra okyanus kıyısında gün batımını beklerken fark ettim ki deniz biraz çekilince bu yapraklar su üstünde çıkıyor ve her dalga ile bu bitki bir ileri bir geri yaparak kökünden sökülüyor.

Okyanus kıyısındaki kaya oluşumları

Adetler

İlk kez Singapur’da gördüğüm ve orada yaygın olarak uygulanan, daha sonra da Hindistan’da da gözlemlediğim, bir şeyi iki elle verme ve alma âdeti burada da var.

Şöyle ki doğu kültüründen gelen bu insanlar karşısındaki insana olan saygısının bir nişanesi olarak bir şey alıp verirken ya iki eli ile birlikte ya da mutlaka sol eli sağ bileğini tutarak alıp veriyorlar. Buna her türlü para, fiş, kredi kartı, kartvizit veya masaya getirdikleri herhangi bir şey dahil. Ben de genelde aynı şekilde karşılık veriyorum. Ama iş ortamında kartvizit alış verişinde çok sıkı uyuyorum bu kurala. O kadar içime işlemiş ki, Türkiye veya her nerede ise, kartvizit değiş tokuş seremonisinde bir Japon gibi davranmaya başladım.

İçtiğin bir espressonun bile fişini sana bir hazine sunar gibi iki elle uzatan bu insanlar için kartvizit namus meselesi haline gelmiş. Üzerine adının yazılı olduğu kart sahibini temsil ettiğinden ona sahibine davrandığın gibi davranman gerekiyor. Birine kendi kartvizitini tek elle, hele hele işaret ve orta parmakların arasında sıkıştırarak uzatmak karşındakine büyük saygısızlık. Başparmakların üstte olmak üzere iki eline iki köşesinden tutup saygıyla uzatacaksın. Sana uzatılan kartı da aynı şekilde alman gerekiyor çünkü sana uzatılan kartta öyle uzatılıyor. Aldığın kartı cebine koymak, bakmadan masaya atmak ise feci saygısızlık. Kartı katlamak veya üzerine bir şey yazmak ise cinayet halinde hafifletici sebep bile olabilir. Sonuçta adamın aile adının yazılı olduğu kağıda, dolayısı ile ailesine saygısızlık ediyorsun. Yapman gereken iki elle ve saygıyla kartı almak, çok kısa olmayan bir süre karta bakmak ve okumak, sonra saygı ile yavaşça masada önüne koymak. Giderken de alıp çantana yerleştirmek. Asla ama asla gömlek veya ceket cebine koymamalısın.

Burada da kasadaki insanlar (özellikle Hint kökenliler) kredi kartını, para üstünü, fişi verirken sol eliyle sağ bileğini tutarak veriyor. Eğer saygı nedir bilmeyen yoz birisi ise bunun en hafif sürümü olan, sağ elinle bir şey verirken sol elini sağ dirseğine değdiriyor.

Alış Veriş

Aldığım veya almayı düşündüğüm şeylerin içindekileri ve kalorilerini okuyan biri olarak burada bir sıkıntı çektiğimi söylemeliyim. Klasik İngiliz ölçü birim karmaşası sonucu burada yiyeceklerin enerjileri kalori ile değil jule ile ölçülüyor. Tüm ambalajlarda sadece kj var. Ama buna rağmen diğer ölçü birimleri MKS standardında.

Trafiğin ters olması da İngilizlerin suçu. Peki ya mevsimlerin ters olması?

Table Mountain

Peşin peşin söyleyeyim burası hakkında çok detaylı bir yazı beklemeyin. Çünkü burasını anlatmak yetenek ister. Kendiniz gelip deneyimlemelisiniz.

Teleferiğin tepe noktası

Cape Town’daki ilk sabahımdan itibaren aklımdan çıkmayan Table Mountain için sürekli hava durumunu kontrol ettim. Sürekli bulutla örtülü olduğu bir günde çıkmak istemedim. 3 gündür araba ile eteklerine gelip gelip izliyordum bu dağı. Ve işte planladığım gün geldi.

Hava açık. Kahvaltı yapıldı. Daha doğru yola çıkıldı. Uygun bir yerde araba park edildi. Teleferik için bilet alındı. Hazırım.
Teleferik dediğimde cidden büyük bir tesis. 800 metre dikey tırmanış yapacaz. Yok kablo ağırlığı 18 ton, yok rüzgarlı havada altına 4 ton balast suyu basılarak dengeleniyor, yok 60 kişi alıyor gibi teknik bilgilere girmeyeyim burada. Zaten önemli olanları da öğrendiniz bile.

Ben hemen kendimce kurnazlık yapıp gelen teleferik kabinine ilk binip en güzel manzaralı noktayı kaptım. Oradan güzel manzarayı çekecem, plan bu. 60 kişi doluştuk, çıkmaya başladık. Görevli arkadaş şimdi yanları tutanlar ellerini bıraksınlar, herkese eşit manzara sağlanması için zemin dönmeye başlayacak dedi. Ve taban dönmeye başladı. Tepeye ulaştığımızda bindiğim noktaya geri gelmiştim.

Artık 1050 metredeyim. Ve o dik uçurumun kenarındayım. Hava aşağıya göre serin. Düz hesapla 7 derece daha serin olmalı. Table Top denilen yer gerçekten düz. Biri dev bir döner bıçağı ile kesmiş gibi. Aşağıdan gördüğümüz bir yanılsama değilmiş. Bir oraya bir buraya zıplaya zıplaya gezmeye başladım. Derken beklenilen oldu. Yandan bir bulut geldi ve bizi içine aldı. 11 yıl önce Kaçkarlar’da bir buluta dokunmuş, koklamış, hissetmiştim. Aynı his geri geldi. Buz gibi bir hava. Değişik bir koku. Ve o unutulmaz ıslaklık. Bulut sürekli hareket ediyor ve yoğunluğu değişiyor. Sanki birisi 100 metre ötede otları yakıyor, rüzgar dumanını sana getirmiş gibi önümden yanımdan dumanlar geçiyor. Ama duman kokusu yok. Derken birden bulut yoğunlaştı. Beyaz körlük dediğim an oldu. Etraf bembeyaz ama sadece beyaz. Ve çok aydınlık. Sanki Matrix’deyiz ve Morpheus birazdan “Silahlar” diyecek ve ufuktan gürültü ile silah dolapları bana doğru gelecek. Mekan algısı yok. Bir adım önün yok. Etraf o kadar aydınlık ve o kadar beyaz ki cennette miyim diyorsun. Islaklık artmaya başladı. Tabi bu öyle yağmur ıslaklığı değil. Damlalar havada duruyor. Sen gidip ona çarpıyorsun. Ondan sadece ilerlediğin yönde bakan yerlerin ıslanıyor. Aşağıdaki fotoğraf ne demek istediğimi anlatacaktır.

Bulut tipi ıslanma

Sonuçta gelip bu dağa çıkmalısınız. Görmelisiniz. İnmelisiniz. Ama inerken dikkat edin bir ilkokul sınıfı ile birlikte inmeyin benim gibi.

Irksal Konular

Yerel bağlantılarım, ev sahibi yalancılığı ile artık beyazlar ve siyahlar arasında hiçbir gerginliğin olmadığını söyledi. Ama okuduklarım hiç öyle demiyor.

Özellikle Cape Town’a bakınca çok gelişmiş, çok iyi planlanmış, refah seviyesi yüksek bir şehir görüyorsun. Bunun sadece buz dağının üstü olduğunu, şehrin dışına doğru hayat standardının çok ciddi şekilde düşeceğini biliyorum. Ancak ben ne kadar dışına çıktıysam da o değişimi göremedim. Bayağı bir dışı olmalı. Ama okuduklarım diyor ki; sadece siyahların yaşadığı yerler var. Bu bölgelere beyazlar gerçek anlamda giremiyor. Girerse soyuluyor veya dayak yiyor gibi bir durumdan çok hemen ve istisnasız vuruluyorlar deniyor. Tabi ben görmedim. Bilmiyorum. Yine deniyor ki, siyahların %30’u sadece karton ve tenekeden yapılma 6 metrekarelik, hiçbir altyapısı olmayan kulübeciklerde yaşıyorlarmış. Bunların bir kısmını Durban’da otobanda giderken uzakta gördüm.

Yani gelir dağılımı eşitsizliği bizim ülkemizi aratır düzeyde. Buna rağmen Türkiye’deki en gelişmiş şehrin en gelişmiş lüks semtini seçin ve Cape Town ile yan yana getirin. Bizimki rezil durumda kalıyor. Bu arada bizimkisinin sadece semt onlarınkisinin ise şehir ölçeğinde olmasına hiç değinmiyorum bile.

İlk cümleme dönecek olursam siyahlarla beyazlar arasında gerginlik yok deniyor. Ben de bir olay görmedim ama iki toplum arasında çok büyük bir ayrışma var. Kesinlikle kaynaşmamışlar. Hiçbir restoranda, alışveriş merkezinde birlikte oturan, yemek yiyen, birlikte yürüyen beyazlı siyahlı arkadaş grubu görmedim. Yan yana masalarda oturabiliyorlar. Bu hakkı kazanmışlar. Ama birlikte oturacak kadar farklılıklarını kabul etmemişler.

Şehrin Şarkısı

Bu başlık her şehir için olacak. Çünkü her şehir için bir şarkı seçiyorum ve orada gezerken defalarca üst üste dinliyorum. Bu şekilde o şarkı ile şehir benim için eşleşiyor. Seçtiğim şarkıyı da başka zaman pek dinlememeye çalışıyorum ki etkisi bitmesin. Ama ne zaman dinlesem eşleştiği şehri hatırlarım.

Afrika şarkım: Dario G – Voices

Cape Town fotoğrafları eşliğinde şehrin şarkısını dinlemek isterseniz tıklayınız…

Gideceklere Notlar

Bundan sonrasını sadece buralara gidecekler okusun. Zira başka kimsenin işine yaramayacak yüzeysel bilgiler.
Cape Point mutlaka gidin.

Table Mountain mutlaka gidin. Yanınıza hangi mevsim olursa olsun kalın bir şeyler alın. Arabada fazladan kuru kıyafetler bulundurun. Çok bulutlu bir günü tercih etmemeye çalışın.

Water Front ve bölgesi mutlaka görülmeli. Alış veriş merkezi sevmiyorsanız bile Victoria’s Wharf görülmeli.

Two Ocean Aquarium beklediğim kadar iyi değildi. Hiç büyük akvaryum görmedi iseniz gidin ama çok şey beklemeyin. Yanınızda çocuk varsa mutlaka gidin ama.

 

Mutlaka King Prawnları deneyin. Tadı bizdekilerden çok farklı. Ben etten uzak durup deniz ürünlerine yönelmenizi tavsiye ederim.

Güneşi Atlantik’ten bir kere batırın mutlaka.

Atlantikte gün batımı

 

Araba kiralamanızı tavsiye ederim. Arabasız bir şeyler yapmak zor. Toplu taşıma yok gibi. Varsa da turistler için değil. Hop On Hop Off Bus lar mevcut.

Boulders Beach’e penguenleri görmeye gidecekseniz çok geç saatlere kalmayın. 5 den sonra hayvanlar uyumaya çekiliyor.

Şarap bağlarına geziler var. Herkes yapın diyor. Yalnız başıma gitmeyi tercih etmedim. Bence siz gidin.

The Company Garden’ı görün.

Hout Bay ve Simon Town a gitmeye çalışın.

Chapmans Peak çok güzel manzaralı bir yer. Cape Point’e rotanızı buradan yapın.

Durban fotoğrafları: https://picasaweb.google.com/105352833686318819568/Durban
Cape Town fotoğrafları: https://picasaweb.google.com/105352833686318819568/CapeTown
Yakında gezi notlarını da okuyacak olduğunuz eski seyahatlerime ait fotoğraflar: https://picasaweb.google.com/105352833686318819568

Reklamlar

, , , , , ,

  1. #1 by lesliYan on 04 Haziran 2012 - 16:27

    GA izlenimlerinizi keyifle okudum, elinize sağlık. Biz de 2 sene evvel uzun bir GA seyahati yapmıştık. Sizinkiyle arasında paralellikler de var (Western Cape tarafı), farklılıklar da (KwaZulu-Natal Bölgesi ve safari rotası). Ben 10 küsur post halinde kendi bloguma ingilizce yazmıştım. Bakmak isterseniz beklerim. Sevgiler..

  2. #2 by ayse on 06 Haziran 2012 - 06:55

    bir buluta dokunmamış biri olarak bu hissi kokusuna varana değin hissettim. (:

  3. #3 by Nesrin ciritci on 19 Kasım 2012 - 11:31

    Çok tşk.ler ederim….Yakında G.Afrika ya gidecek biri olarak inanılmaz keyif aldım. Anlatımınız ,verdiğiniz bilgiler , özellikle detaylar çok çok güzeldi…İflah olmaz bir gezgin olarak , diğer yazılarınızı da keyifle okuyacağım. Sağlıklı , mutlu geziler…..

    • #4 by Kamil on 19 Kasım 2012 - 14:07

      Yorumunuz için teşekkür ederim. Bu aralar önleyemediğim bir Afrika’ya gezi isteği var içimde. Şimdi sizi kıskandım. Bol eğlenceler oralarda….

  4. #5 by Şebnem on 15 Aralık 2012 - 10:43

    Elinize, gozunuze saglik, cok keyifle okudugum bir yazi oldu.

    • #6 by Kamil on 15 Aralık 2012 - 10:58

      Çok teşekkür ederim…

      • #7 by Yakup on 11 Mart 2015 - 20:54

        Abi mesaj yazdım geldimi bilmiyrum ama burdanda yazıyım dedim. Üniversite okuyan bir öğrenciyim. Burda dil okuluna para vericeğime üstüne zorluyup biraz daha para koyup yurtdışında eğitim alıyım ingilizceyi hallediyim dedim. 🙂 orda ingilizce konuşma öğrenme yönünden nasıl olur benim için amerikan ingilizcesi gibi mi yoksa şive farkı var mı dil kursları olsun diğer tüm giderler olsun 3 aylık bana be kadara patlar acaba. Teşekkür ederim

        • #8 by Kamil on 12 Mart 2015 - 00:41

          Mesaj geldi. Cevap ta verdim. Ama kaça patlar konusunda gerçekten bir fikrim yok

  5. #9 by Yakup on 11 Mart 2015 - 20:50

    Merhaba iyi günler ben kocaelide halkla ilişkiler 2. Sınıf okuyan bir öğrenciyim. İngilizce dilimi geliştirmek için türkiyede boşuna para vericeğime yurtdışında eğitim alıyım diyorum. Güney afrikayı duydum. Oranın ingilizce konuşma oranı ve şive farkı nasıl aynı zamanda uçak bileti hangi firmada ucuz 🙂 biraz bilgi verebilirmisiniz

    • #10 by Kamil on 12 Mart 2015 - 00:40

      İngilizce yaygın ama aksan kesinlikle farklı. Orada kazanılacak aksan başka her yerde sorun olur bence.
      Mesafe uzak olduğu için uçaklar da çok ucuz değil. Ve işin kötüsü çok yoğun trafik olmadığı için olsa gerek çok fazla opsiyon da yok. THY ucuz değil. Diğer havayolları da genel de ucuz olmuyor. Arada Emirates’in THY’ye göre %20 kadar ucuz olduğunu görüyordum. Ama uygun tarihte bir kampanyayı denk getirirseniz THY en ucuzu olacaktır.

  6. #11 by Hasan on 17 Nisan 2017 - 16:45

    Yakın zamanda seyahat edeceğim için yazınızı okudum, deneyimlerinizden oldukça faydalanacağımı düşünüyorum teşekkürler.

  1. Kenya İzlenimleri | Gözüme Takılanlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: