Çin İzlenimleri

 

Yasak Şehir, Pekin

Yasak Şehir, Pekin

 

Veee Çin ile karşınızdayım. 2 yıldır her yazıdan sonra sırada Çin var diyerek bir türlü karşılayamadığım bir beklenti yarattım, farkındayım. Ama kızmayın çünkü bu yazıyı 2 yıl ertelemem için çok geçerli bir sebebim var. Çin’i yazmadan bir kere daha gitmek istedim. Ve gündemimde hep ‘2 Ay sonra Çin’e gideceğim’ gibi bir plan vardı. O 2 ay geçiyor, 5 ay sonra oluyor, 5 ay da geçiyor 3 ay sonra kesin giderim diyorum. Bir kısmetsizlik varmış, 2 yıl sarktı. Ama boş durmadım. Bu sürede size Hollanda’yı, İtalya’yı, Fransa’yı ve İsveç’i yazdım.

Ve o sürekli ertelenen Çin seyahati nihayet geldi ve beklemekte ne kadar doğru bir karar verdiğimi gördüm. Çünkü Çin yüzölçümü olarak ta, nüfus olarak ta çok büyük ve kendi içinde ciddi farklılıklar barındıran bir ülke. Kendi coğrafyası içinde bu kadar kökten farklı etnik gruplar barındıran başka bir ülke de yoktur herhalde. Sadece 2 şehrine giderek yazılan Çin yazısı, sizlerde çok farklı bir imaj bırakabilirdi. Haa, hala görmediğim o kadar çok yer var ki, ama 3 kere daha gideyim, ondan sonra yazayım dersem, bir 3 yıl daha beklemeniz pek olası. Görmediğim kısımlardaki farkları anlatamasam da yazımda bol bol “Bu gördüklerimi ülkenin geneline atfetmeyin” diyecek kadar kültürel çeşitliliği vurgulamaya çalıştım. Facebook’tan da söz vermiştim. Sözümü tuttum. İşte buradayım.

İnsanlar

ÇinÇin’de gözüme takılanlar yazılacaksa, tüm yazı insan temelinde olmalı. Dünyada bize göre en farklı toplumlardan biri kuşkusuz Çin.

Adamların her şeyi farklı; yazısı, konuşması, tipi, yemekleri, adetleri, yaşayış biçimleri…

Normalde insanlar, dil, yemek, hayat ayrı birer başlık olur ama bu ülke için bu konuları ayrı ayrı ele alarak Çin’i anlatmak mümkün değil. O nedenle başlıklar içinde  oradan oraya biraz zıplayacağız.  İnsanlar genel başlığı ile başlayalım.

Çinlilerin en farklı şeyi nedir desem tipleri diyeceksiniz ki bu doğru. Çekik gözleri, farklı yüz hatları, fiziksel özellikleriyle dikkat çekiyorlar. Gerçi bizde bir insan çekik gözlü ise eskiden nereli olduğuna bakılmadan Japon denilirdi, son zamanlarda Çinli de deniyor. Oysa Orta Asya ve doğusu hep çekik gözlü. Ve sadece çekik gözlüler diye birbirlerine benzemiyorlar. Bir İtalyan bir İsveçliye ne kadar benziyorsa bir Çinli de bir Japon’a o kadar benziyor. Zamanla ve biraz da dikkatle bu ırkları kolayca ayırabiliyorsunuz. Özellikle Japonlar çok net farklılar. En kolay onlar ayrışıyor. Onları havuzdan çıkarınca geriye kalanlara şöyle bir bakıyorsunuz, Kuzey Asyalılar yanak farkıyla belli ediyor kendilerini. Moğol, Özbek, Tatar, Yakut, Kazak onlar da ayrışıyorlar. Güney Asya da çok kolay. Esmerlik ve kafatası yapısı ile Tayvan, Kamboçya, Burma da eleniyor. Boylarına bakarak Malezya’yı da ayırdınız mı elinizde kalanlar biraz daha zor olmaya başlıyor. Çin, Kore, Vietnam biraz daha yakınlar ama istisnalar hariç %95’in üzerinde tutturabiliyorum. 🙂

Çin SokaklarıAma buna rağmen Çinliler kendi içlerinde çok karışıklar. Diğer yazılarımı okuyanlar bilirler, toplumları gözlemleyerek bio-etnik gruplara ayırma huyum var. Hollandalıları, İsveçlileri hatta Hintlileri bile A, B, C diye ayırıp grupların ortak özelliklerini listeliyorum. Ama Çin’de bunu bir türlü yapamadım. Yapmaya başladım, çünkü bariz ortak özellikli insanlar var etrafta. Hatta İsveç yazısında söz verdiğim gibi gruplara afili isimler de buldum. Mesela;

Ütü suratlılar: Bu arkadaşların alnından, burnunun ucundan ve çenelerinden bir düzlem geçiyor. Yandan bakarsan burunları ileride değil. Ütü suratlılar her zaman uzun boylu oluyorlar, kafatasları karemsi. Mutlaka beyaz tenliler.

Kalın kaşlılar: Orta-uzun boylu, her zaman ince uzun kafatası yapısı, buğday ten, saçlar kesin dik.

Eski Çin filmi figüranları: Kısa boylu olan tipik Çinli arkadaşlar işte bunlar. Kadınları kocaman alınlı. Erkekleri de bayağı açık alınlı ya da genelde kel. Kafalar yusyuvarlak. Bir Çinli eğer kel ise %100 yuvarlak kafalı oluyor ve bu arkadaşın boyu %90 1,60 civarında olmak zorunda. Oval kafalı veya kare kafalı Çinliler kel kalamıyor.

Tombul yanaklılar, Şaşkın bakanlar, Üçgen elmalar, Kapalı gözlüler diye gruplar oluştururken baktım 15 grup olmuş ve hala hiçbir gruba girmeyen insanlar var etrafta. Ben pes ettim. O, ‘Çinli’ deyip geçtiğimiz millet kendi içinde cidden çok farklı etnik gruplar içeriyor. Pes ettikten sonraki gün öğle yemeğinde ev sahibim Çin’de 56 farklı millet yaşıyor diye açıkladı. Milletle kastı expatlar veya yabancılar değil. Çinli dediğin halk aslında 56 farklı etnik gruba ayrılıyormuş.

Çin pazarıÜlke içinde fiziksel farklılık çok fazla olabilir ama ortak bir yanları var, çocuklar. Çinli çocuklar gerçekten ultra sevimli oluyorlar. Şimdi tüm çocuklar zaten sevimlidir demeyin. Bahsettiğim sevimlilik normalden öte bir şey. Büyüyünce hangi gruba gireceğinden bağımsız hepsi acayip sevimli. Ki bazı çocuklara bakınca bu büyüyünce Üçgen Elma olacak da diyebiliyorsunuz.

Ama yetişkinlere bakıyorsun, hiç biri sevimli değil. Bir yaşta gitmiş o tatlılık. Bu çocuklar büyüyünce nasıl bu hale geliyor merak ediyorum. Her halde zamanı gelince bir koza örüyorlar, içine giriyorlar ve sevimliliği o kozada bırakarak çıkıyorlar.

Ben sadece gezdiğim yerlerde bu kadar farklı fiziksel özellik gördüm, bir de ülkenin güneyine, batısına, daha farklı eyaletlerine gitsem kim bilir ne kadar farklı insanlar bulacağım. Yukarıda yazdığım gibi bu farklılıklar sadece fiziksel özelliklerle sınırlı değil. Dilleri farklı, yemekleri farklı, inanışları farklı. Avrupa’yı kıta olarak tek ülke yapın, sonra içindeki insanlara bakıp Almanları, İtalyanları, Finleri, Fransızları, Macarları inceleyin, nasıl “Çok farklı toplumlar var bu ülkede” diyecekseniz Çin de işte öyle. Bu insanların tek ortak özellikleri geçmişleri ve şu anda Çin pasaportuna sahip olmaları. Gerçi geçmiş kısmı da biraz karışık, onu da tarih kısmında anlatmaya çalışacağım.

Dil

Çin MimarisiÇince ilginç ve karışık bir dil. Bir kere Çince kelimesi tek bir dili tanımlamıyor, çünkü birbirinden çok farklı onlarca diyalekt var. Diyalekt dediğim; yerel lehçeler, konuşmadaki uzatmalar veya aksan değil. Aynı dil ailesinden gelen bambaşka diller. O kadar başkalar ki, iki ayrı diyalekte sahip iki Çinli birbiri ile konuşamıyormuş. Bu farklılığı Kazakça, Özbekçe, Türkçe farkı gibi hayal etmeyin. Zorlarsanız, biraz dikkat ederseniz bu dilleri anlayabiliyorsunuz, köklerden çok ortak kelime var. Ama Çincenin diyalektleri arasında böyle bir bağ da yokmuş. Örnek olarak aynı nesnenin iki dildeki karşılıklarını sordum. Gerçekten çok alakasız.

Bu diyalektlerde sadece kelimeler farklı değil, dillerin tınısı da çok farklı. Kim nece konuşuyor bilmesem de arada farklı bir diyalekt duyunca anlayabiliyorum. Mesela bu dillerin bir tanesinde sı, şı sesleri çok yoğun ve bu dil Mandarin değil. 🙂 Bir de bu diyalektlerin kendi içlerinde de aksanları var sanırım. Bazıları hiç ağızlarını kapatmadan konuşuyor. Adamı yandan izliyorum, adam bir paragraf konuşuyor ama dudakları birbirine değmiyor. O kadar ilginç ki, hemen arkamı dönüp denedim, olmadı. Biz dudakları değdirmeden bir türlü konuşamıyormuşuz. 🙂 Zaten o da yapamıyor. Adamın dediğinden hiçbir şey anlamıyorum. Anlamama sebebim de Çince konuşuyor olması değil. Hiç anlamasan da birinin söylediği en son 3 kelimeyi kötü aksanla olsa bile tekrar edebilirsin. Getirin bir Alman, bakın papağan gibi tekrar edebilirim. Hatta Klingon dilini bile tekrar edebiliyorum. Ama bu amcanın söylediği tek kelimeyi bile tekrar edemiyorum. Kelime gibi değil çünkü. Duymanız lazım. Bir de çok yaşlı Çinli dedeler var. Ağızlarında sıfır diş, dudaklar birbirine küsmüş, konuşuyorlar kendi aralarında. Video çekip göstermek isterdim size ama kısmet değilmiş, hayal gücünüzü kullanacaksınız.

Ve konuşulan 2 tane de diyalekt yok. 10 kadar ana diyalekt var ama detaya indiniz mi sayı uçuyor gidiyor. Yüzlerce diyor kaynaklar, sadece 2000 kişinin konuştuğu dilleri bile sayıyorlar tabii.

Aslında dil konusunda son 15 yılda duyduklarım ve gelmeden okuduklarımla buradaki insanların anlattıkları arasında ciddi fark var. Okuduğum kaynakların tamamı ülkede ciddi bir anlaşma sorunu olduğunu, kendi ülkesi içinde seyahat eden bir Çinlinin gittiği bölgede hiç konuşamadığı, konuşma açısından dil bilmeyen bir Avrupalı turistten farkı kalmadığını söylüyor. Oysa buradaki arkadaşlarımın bana anlattığı durum biraz daha farklı.

Devlet bir zaman önce Mandarin’i resmi dil olarak seçmiş. Tüm okullarda çocuklar Mandarin öğreniyor. Televizyon yayınları bazı küçük bölgesel kanalları saymazsak Mandarin dilinde. 35 yaş altı veya iş hayatında aktif rol alan hemen herkes hayatını sürdürecek kadar Mandarin konuşabiliyormuş artık. Çünkü iş dünyasının dili Mandarin olmuş. Diğer diyalektler ev hayatında kalmışlar. Hiç konuşamayan kişiler genelde çalışmayan yaşlı insanlar diye anlattılar. Bu gidişle 20-30 yıl içinde herkesin Mandarin konuştuğu ve birbiri ile güzelce anlaşabilen 1.5 milyar Çinli olacak.

Budist TapınağıÜstteki paragrafta ‘konuşma açısından’ dedim çünkü esas bomba burada. Diller çok çok farklı ama yazı aynı. Yani karşındaki ile tek kelime konuşamıyorsun ama eline kağıt kalem alıp yazdığında adam yazdığını okuyabiliyor. Ama yazdığın işaretlere bakıp bambaşka sesler çıkartıyor. Bu ilk duyduğumda bana çok ilginç gelmişti.

Düşünün ki iki Çinli, biri Mandarin biri Kanton dillerinde konuşuyorlar, konuşmalarından tek kelime bile anlamıyorlar ama kağıda yazdıkları şekiller kendi dillerinde aynı anlama geliyor. Aynı anlama gelen, aynı şekle bakan iki adam çok farklı sesler çıkarıyorlar. Örnek olarak 雨 karakteri yağmur demek. Ama Mandarin dilinde bunu ‘bişey bişey’ diye okuyorsun, Kantonca da ise ‘başka bişey başka bişey’ diye okuyorsun. Buraya kadar her şey tamam da klavyede nasıl yazıldığını bilmiyordum. Çin’de beraber çalıştığım insanların klavyelerine baktığımda her harfin üzerinde bir de Çince harf vardı, tıpkı Arapça veya Rusça klavyelerde olduğu gibi.

Bir de yerel ayarlarda ‘Geleneksel Çince’, ‘Basitleştirilmiş Çince’ diye iki ayrı karakter seti görmüş, tıpkı Japonca da olduğu gibi günümüzde kolay kullanım için seslere karşılık gelen hecesel bir sistem olduğunu kabul etmiştim yıllar yılı.

Son Singapur seyahatinde metroda göz ucu ile bir ablanın yazışmasını uzun süre izledikten sonraki gün, Çin’den göçmüş ev sahibimle çalışırken, arkadaşın bilgisayarında sağ alttan Çince bir ‘Yeni ePosta Uyarısı’ çıkıp, 2 saniye sonra kayboldu. Hemen sordum “Okudun mu?” diye. Evet dedi. İnanmayıp “Ne diyordu?” diye sordum. Mailin kimden geldiğini ve konu alanında yazan cümleyi söyledi. Herkes kendi diline ve alfabesine alışık ve hızlı okuyabiliyor ama Çince daha farklı. Latin alfabesinde bir harf en çok 4 çizgi veya 2 yaydan oluşuyor. Çoğu harf ise 2 çizgi. Ama bir Çin karakterinde bazen 10, bazen de 10’dan fazla çizgi var. Gözün bu kadar çizgiyi yakalaması, beynin işlemesi bize göre az da olsa daha yavaş olmalı gibime geldi. Ki değilmiş.

Çin’de doğup üniversiteye kadar Çin’de eğitim gören arkadaşım konuyu detaylı şekilde anlattı. Yaklaşık 80 bin kelime varmış Çince de. Eğitimli biri 5000 kadarını okulda öğreniyormuş. 5000 kelime ile karşına çıkabilecek karakterlerin %99.5’ini kotarmış oluyormuşsun. Ama bilmediğin bir karakter karşına çıkarsa ne okuyabiliyor ne de tahminde bulunabiliyormuşsun.

Çince öğrenmesi çok uzun süren ama daha sonra pek verimli bir dilmiş. Kelime kelime yazıldığı için çok daha az yer kaplıyormuş. 1 sayfa Çince metni İngilizce olarak yazsam 2 sayfadan uzun tutar dedi arkadaşım. Okurken de İngilizceye göre 2 kata yakın hızda okuyabiliyormuş.

Öyle sandığım gibi seslere karşılık gelen modernize edilmiş bir alfabe veya yazım şekli de yokmuş. İlla kelime kelime yazılıyormuş.

Kelime kelime yazılıyor dediğinde, 5000 kelime bilme gerekliliği ve Çin’de gördüğüm klavyeler aklıma geldi. Klavyede 5000 tuş olmadığı gerçeği ile bilgisayarda nasıl yazıldığını sordum.

İki çeşit yazım varmış. (Bunların adları da var ama şimdi garip terimlerle bu yazıyı ders moduna sokmak istemiyorum)

Budist Tapınağıİlk yöntem en yaygın yöntemmiş. %90’dan fazla insan bu yöntemi kullanıyormuş. Klavyeden Latin harfleri ile Çince kelimenin PinYin’e göre okunuşunu yazıyormuşsun. Belirli bir yere gelince 3-4 Latin harfini sistem yakalıyor ve benzeştirdiği Çince kelimeleri orada liste olarak gösteriyormuş. Oturdum denedim, wyoa yazıyorsun, pıt diye wyoa gidiyor, yerine Çince bir karakter geliyor. Oklara basarak da gelen karakteri değiştirebiliyorsun. İster yazmaya devam edebiliyorsun ya da listeden oklarla doğru kelimeyi seçebiliyorsun. 5-6 harfe basınca ihtimaller 10’a kadar iniyormuş ve yazmak istediğiniz kelime çok yüksek ihtimalle bu 10 karakterden biri oluyormuş. Benim gözlemlediğim kadarı ile bu yazımdaki en büyük sorun bir şey yazarken her kelimeden sonra telefonun klavye kısmından gözlerinizi ve parmaklarınızı ayırıp üstten bir seçim yapmanızın gerekmesi.

İkinci yöntem ise çok zormuş. Yıllarca eğitim ve çalışma ile ustalaşılıyormuş ama ustalaşılınca çok da hızlıymış. Benim gördüğüm Çince klavyedeki işaretler bir karakterin 4 farklı köşesi için ayrılmış durumdaymış. Bir karakteri yazmadan önce kelimenin şeklini gözünüzün önüne getiriyormuşsunuz, sonra onu kafanızda 4 parçaya ayırıyormuşsunuz. Sol üst köşede çapraz çizgi var, sağ üst köşede dik açı var, sol alt köşede eğri var gibi şekli çözüp klavyeden 4 tuşa basarak kelimeyi yazmış oluyormuşsunuz. Gerçekten zor gibi geldi bana da.

Turistik olmayan bölgelerde, havaalanı ve otel dışında hiçbir yerde Latin harfleri göremiyorsunuz. Bir istisna hariç, araba plakaları. Bir kağıtta Latin harfleri ile yazılmış adres uzattığında şaşkın şaşkın bakan taksi şoförü nasıl oluyor da arabaların plakasını okuyor, merak ediyorum. Araba plakaları bana söylenen “Çince yazıyı gayet hızlı şekilde okuyabiliyoruz” iddiasını tekrar düşündürdü. Bence olaylar şöyle gelişmiş;

Çin’deki plakalarda zamanında Çinceymiş. Bir gün bir araba bir Çinliye çarpmış. Yerde yatan Çinli kaçan arabanın plakasını okumaya çalışırken hain şoför gazı kökleyip menzilden çıkmış. Hastanedeki mazlum amca ancak ilk karakterin yarısını tarif edebilmiş polise. O zaman demişler ki “Olmuyor böyle, daha basit şekillere geçelim” ve Latin alfabesine geçmiş plakalar. Bana göre böyle olmuş olmalı.

Ama kendi yazıları ilginç bir şekilde, sanıldığı kadar zor değil sanki. Çok ta uzun zaman geçirmememe rağmen bayağı bir işareti öğrendiğimi fark ettim. Sadece ‘Nasılsa anlamıyorum’ diye bakmadan geçmek yerine şekillere ve anlamlarına biraz baksanız, dikkat etseniz yetiyor.

En zor şey, Çince bir kelimeyi bir metinde, bir listede aramak oluyor. Ben önceleri şekillere isimler takmıştım; 6’lı şamdan, ayaklı televizyon, elektrik süpürgesi, 3 ayaklı parlayan boynuzlu at, Fransız şapkalı seksant. Sonra o uzun listede isim verdiğim karakteri arıyor, bulduğumda yanındaki karakter de benim aradığımla aynı mı diye bakıyordum. Biraz pratikle ve ihtiyaç hissetme ile insan beyni çok şaşırtıcı şeyler yapabiliyor.

Çinceİngilizce açısından da çok zor bu Çinliler. Eskiden en zorlandığım aksan Çinli aksanıydı. Zamanla alıştım alışmasına ama bu rahatça iletişim kurabileceğiniz anlamına gelmiyor.

Sorun sadece sizin onları anlayamamanız değil. Siz onları anlayamıyorsanız, genelde onlar da sizi zor anlıyorlar. Ve en önemlisi, anlamasalar da anlamadık demiyorlar.

Pekin’e ilk ziyaretim. Ev sahibim beni fabrikanın resepsiyonunda karşıladı. Merhabalaştık. Yürüyoruz. Yürürken de konuşuyoruz. Konuşuyoruz dediğim de genelde ben konuşuyormuşum (sonra fark ettim). Sonra toplantı odasına yerleştim. Başladık çalışmaya. Bir 15 dakika geçti. Bir gariplik hissi var ortamda ama tam da çözemiyorum. Her şey fazla iyi, fazla sorunsuz gidiyor. O hazır mı? Bu yapıldı mı? Sizde şu var mı? Böyle yapabilir miyiz? Cevaplar hep olumlu. Her şey süper, ama bu kadar süperlik bir süre sonra şüphelendirdi. Birden aklıma geldi, dedim bu adam beni anlamıyor olabilir mi? Olmayacak bir soru sordum “Yes” dedi. İçimden “Offff” dedim. Sonra “Anlattıklarımın hiç birini anlamadın değil mi?” dedim. Adam yine “Yes” dedi.

Ve ziyaret öncesi ben bu adamlarla haftalarca mailleşmiştim, yazıya gelince maşallah Shakespeare gibi yazıyor ama anlama, konuşma yok. Ziyaretin geri kalanında adamla yan yana oturduk, iki Çinli gibi yazışarak anlaştık. Tabii hepsi böyle değil. İyi konuşanları da var. Ama genelinin aksanına alışmamışsanız size zor gelebilir.

Siz siz olun karşınızdaki size gülümseyerek kafa sallarsa veya “Yes” derse, sizi anladı ve kabul etti diye düşünmeyin.

Tek sorun aksan ve anlamamak ta değil. İngilizce konuşma oranı turistik bölgeler ve iş hayatı dışında çok çok düşük. 5 yıl önceki ziyaretimde Pekin Uluslararası havaalanında bir olayı çözmek için çabalarken koskoca havaalanındaki 3 ayrı ‘Information’ masasındaki 3 kişinin de İngilizce bilmemesini hayretle karşılamıştım. 2014’de bu oran en azından havaalanında artmıştı.

Dille ilgili bir karışıklık ta bazı şeylerin biri Çince, biri İngilizce olmak üzere iki adının olması. Bu ‘şey’lerin ilki insanlar. İş dünyasındaki Çinliler biz yabancıların isimleri ile ilgili sorun yaşamasından bıkmış olacaklar ki kendilerine İngilizce isimler seçmişler. Tanışırken adım XinYang, İngilizce adım da Harry diyor. Sen adama sürekli Harry diyorsun, gül gibi geçinip gidiyorsunuz ama adamın iş arkadaşına “Harry böyle dedi” dediğinde “Harry kim?” diyor. “Ya işte demin buradaydı, kısa boylu çekik gözlü adam” diyorsun. Tanımıyor. Ki adam Harry adında kart bastırmış, o kadar kalıcı bir şey bu İngilizce adlar. Ama sadece siz, yabancılar biliyorsunuz bu adları.

Yazlık Saray

Yazlık Saray

Uygulama teorik olarak mantıklı olsa da pratikte bazı aksaklıklar var. Mesela bazı İngilizce isimler o kadar İngilizce durmuyor. Pekin’deki otelim şehrin en merkezi ve en turistik noktasındaydı. İstanbul’daki İstiklal Caddesi gibi bir yer düşünün. Tüm büyük oteller orada, Yasak Şehir, Tiananmen, 2 dakika uzaklıkta. Adı da WangFujing caddesi. Sanıyorum ki havaalanında taksiye binecem, WangFujing diyecem, adam da anlayacak gidecek. Ben adama WangFujing diyorum, anlamıyor. Yavaş söylüyorum, anlamıyor. Kağıttaki yazıyı gösteriyorum, Latin alfabesini okuyamıyor. Sonra bir yerden bulup Çince adresi gösterdim. Adam anladım ifadesi yaptı ve HauŞaDaaŞaaaa dedi. Hah dedim, işte orası gidelim.

2. taksi, WangFujing, anlamıyor, Çince adres kağıdı ve yine HauŞaDaaŞaaa.

3. taksi yine aynı senaryo. Ortak olan tek şey HauŞaDaaŞaaa. Ben de sanıyorum ki HauŞaDaaŞaaa demek “Anladım”, “Tamam”, “Biliyorum” gibi bir şey. Ama birkaç gün sonra şüphelendim. Dur dedim bir deneme yapayım. Bir taksiye bindim ve aynı onların söylediği aksanla HauŞaDaaŞaaa dedim. O ne? Adam gitmeye başladı. Aha dedim, caddenin adı HauŞaDaaŞaaa. Sonra otele sordum bu caddenin adı ne diye, görevli WangFujing dedi. “HauŞaDaaŞaaa nedir peki?” diye sordum. “Bu caddenin adı” diye cevap verdi. Suratım değişti tabii. “Peki WangFujing nedir?” dedim bu sefer. Kız Allahtan anladı neye takıldığımı da sonsuz döngüye girmedik. Tatlı tatlı açıkladı. “Bu caddenin İngilizce adı WangFujing, Çince adı HauŞaDaaŞaa” dedi. Oysa WangFujing bana son derece Çince görünmüştü.

Davranışlar

Eğer bu son seyahatim olmasaydı, sadece belirli bir bölgeye bakarak veya kişisel deneyime dayanarak bir toplum hakkında genelleme yapılmasının doğru olmadığını bilmeme rağmen bazı olumsuz genellemeler yapacaktım. Aslında yine yapacağım ama en azından bu olumsuz davranışların tüm Çinlilere atfedilmemesi gerektiğini de yaşamış biri olarak aşağıda anlatacağım. Önce ilginç alışkanlıklarla başlayalım.

Çinlilerde sebebini bilemediğim bir tükürme alışkanlığı var. Arkadaşlar mekan gözetmeden çok sık tükürüyorlar. Özellikle kış aylarında durum çok dikkat çekici oluyor.

Bunu okuduğunuzda aklınıza sokağa tükürenler geldi değil mi? Ama dikkat etin, mekan gözetmeden dedim. Mesela bir alışveriş merkezindeyiz. Hatta şık bir alışveriş merkezindeyiz. Yerler mermer. Etraf ışıl ışıl. Lüks mağazalar var. Ve karşıdan gelen şık bir kadın var. Ortalamanın üzerinde kalitede giyinmiş, ellerinde pahalı markaların alışveriş torbaları var. Bu kadın yürürken birden “Haakkkkkk Tüüüüü” diyor yere tükürüyor. Hem de mermer olan yere, köşedeki saksıya değil.

Dediğim gibi tükürme alışkanlığı, mekan, cinsiyet, gelir durumu, eğitim seviyesi ayırmıyor. Çin çok eşitlikçi bir ülke canım.

Hadi diyelim tükürmek adamların kültüründe var ve ayıp değil, pis hiç değil. Olabilir. Hiçbir şey diyemeyiz. Ama merak ettiğim şey neden bu kadar çok ve nasıl bu kadar sık tükürdükleri.

Caddede yürürken önümde giden bir adamı izledim. Adam 10 adımda bir okkalı bir tükürük sallıyordu sağa sola. Tüüü, tüüü, tüüü, tüüü. Dur dedim ben de deneyeceğim. Ben 3 kere tükürdüm, 4.yü fırlatacak kadar sıvıyı toplayamadım ağzımda. Kurudu kaldı ağzım. Deneyin bakın sizde. Arka arkaya en çok 3 kere tükürebiliyoruz biz. Çinlilerin tükürük bezleri ceviz kadar falan herhalde.

Çin’e gelene kadar Singapur’da yerlere tükürmenin 500 dolar cezası olmasını çok anlamamıştım. %60’ı Çin kökenli olan Singapur’da eminim bu yasaktan önce ciddi bir tükürme sorunu vardı.

Şehir Manzarası

Büyük şehirlerde yaşayan insanlar bana etik, ahlaki ve insani olarak oldukça olumsuz bir imaj çizdiler. O zaman üst üste yaşadığım bir kaç olumsuz olayı samimi bulduğum Çinli biri ile paylaştığımda, bana şaşırtıcı ve bir o kadarda korkutucu bir açıklama yapmıştı. Bu Çinlinin kendi milleti hakkındaki sert açıklamasına göre;  “Çin’de hayat şartları zor. İnsanlar hayatta kalabilmek adına amansız bir mücadele içinde büyüyorlar. Bu mücadele içinde tek önemli olan şey sonuca ulaşmak. Eğer para lazımsa para bulmak. Eşya lazımsa o eşyaya sahip olmak. Bunu elde etmedeki süreç veya bu sürecin ahlaki uygunluğu belirli toplum sınıfları açısından çok az önemsenir, bazı sınıflar tarafından ise tamamen yok sayılır. Mao döneminden itibaren ilkokullarda ders kitaplarında bize hayaletler, tanrı, uzaylılar, canavarlar masaldır, hiç biri yoktur diye öğretildi. Bu insanların hiç bir inancı, günah veya cehennem korkusu yok. Tek korkuları devlet, devletin onları yakalayıp cezalandırması. (Devletin de cezaları pek bir ağır bu arada. Adamlar trafik cezası keser gibi idam cezası veriyorlar.) Bu insanlar sana ait bir şeyi istiyorsa ve bunu alırken yakalanmayacağını biliyorsa bu hareketten en ufak bir suçluluk hissetmiyorlar. Bu davranışın kötü olduğu, doğru olmadığı gibi bir bilinçleri yok. Kötü olan tek şey yakalanmak. Susayınca su içmek ne kadar doğalsa, bu kişilerin istediği şeyi alması da o kadar doğal. Eğer yakalanmayacağına emin olsa ve cebindeki cüzdanı almak için seni öldürmesi gerekse, bunu kendini hiç ama hiç kötü hissetmeden yapabilir. 50 dolar için değer veya değmez gibi bir hesaplama yapmaz. Çünkü başkalarının kendisi için bir değeri yok.”

Bu anlattıkları çok sert ve korkutucu gelmişti. Öldürmek uç bir örnek olabilir ama ticari anlamda bu anlatılanları sürekli görüyorsunuz büyük şehirlerde. Karşısındakinin parasını hakkı olmadan almak konusunda kimse en ufak bir tereddüt yaşamıyor.

Alışkanlık ve geçmiş deneyimlerimle bir taksiye bindiğimde önce şoförün gideceğim yeri bildiğinden emin olmak istiyorum. Daha sonra da yaklaşık ne kadar tutacağını soruyorum ki abuk subuk yerlere gidip işte burası demesinler. Turistik bölgelerde bindiğim taksilerin çok ama çok büyük bir kısmı saçma sapan rakamlar söyledi. Biliyorum ki oraya 15 Yuana gidiliyor ama çekik gözlü olmadığın için sana hemen 300 Yuan diyor. Hayır 15 diyorsun. “No, no” diyor. Tekrar 15 diyorsun. Ya “Ok” diyor gidiyorsun ya da iniyorsun arabadan. Zaten bunu yapan insanların yüzlerine baktığınızda insani bir bakıştan çok ormandaki vahşi bir hayvanı andıran bir bakış görüyorsunuz. Siz avsınız, o avcı.

Budist Taksici

Budist Taksici

Bu olumsuz durumun bir istisnası vardı. Şoförü Budist olan bindiğim taksilerde bir kere bile fazla rakam duymadım. Şoförün yüzüne baktığınızda size gayet sevimli şekilde gülümsediğini görüyorsunuz. Adamın yüzünde nur var sanki. Şoförün Budist olduğunu nereden mi anlıyoruz? Budistler taksinin ön konsolunun üstüne ya bir Buda heykeli koyuyor ya da en kötü aynanın altına bir Buda kartpostalı asıyor. Bir nevi bizdeki muska gibi bir şey sanırım. Özetle Budist Çinliler genelde düzgün insanlar.

Sadece taksi değil, sokakta ne almak isteseniz benzer durumlar oluyor. Bir süre sonra gerçekten insanın canını sıkıyor bu durum. Kendinizi rahat hissetmiyorsunuz. Bir kısım insan güler yüzlü, dürüst. Bir kısım insan direkt avcı. Tabii her güler yüzlü insan da iyi olacak diye bir durum da yok. Ama avcıların yüzündeki donuk bakışlar hep ortak ve çok dikkat çekici.

Büyük şehirlerde ve özellikle turistik bölgelerde hal böyle iken küçük şehirlerde durumun tam zıttı olduğunu gördüm. Hohhot’da bir kişi bile bana yüksek rakam söylemedi, en ufak bir üçkağıtçılık hissi yaşamadım. Kiminle konuşsam gülümsedi ve yardım etmek istedi.

Hatta ilk gece yediğim yemekten sonra 5 Yuan bahşiş bıraktım tabakta ve çıktım. 2 dakika sonra birisi arkamdan kolumu tuttu. Döndüm baktım garson. Elinde bıraktığım para. Unuttum sanarak koşmuş getirmiş. Bu kadar da düzgün insanlar var. Ülkenin bu bölümü genelde Budist’ti.

Çakma Ürünler

Bir başkasının hakkı konusunda bu kadar umursamaz olan bu insanların, başka firmaların patentleri, telifleri hakkında etik davranmalarını beklemiyoruz değil mi? Zaten onlar da davranmıyorlar. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın geri kalanında da Çinliler sahte ürün konusunda büyük bir şöhrete sahipler. Hatta öyle ki Çinlilerin hemen her şeyi kopyalayabileceğine inanılıyor. Bazen fuarlarda dikkatinizi çekiyor bu Çinliler, ellerinde fotoğraf makineleri, bir ürünün 800 tane farklı açıdan fotoğrafını çekiyorlar. Hem de hiç çekinmeden, gizlemeden. Bazen kopyaladıkları orijinal ürün daha piyasaya çıkmadan sahtesi çıkıyor, bazen de canları istediklerinde orijinal ürünün kalitesini bile geçebiliyorlar.

BudalarSon ziyaretimde müşterim 10 gün boyunca ulaşım ihtiyaçlarım için bir araç ve şoför ayarlamıştı. İlgili arkadaş havaalanında karşıladı beni. Çıktık terminalden. Arabasını almaya gitti otoparktan. Her gün en az 2 saat yol yapacağım için düzgün bir araba olsa bari diye düşünürken şoförü güzel bir araba içinde görünce “Ohh, iyi bari Audi’ymiş” dedim. Arabaya bindik, gidiyoruz. Bir ara gözüm direksiyonun ortasındaki logoya takıldı. “Ya, Audi’de 4 tane halka yok muydu?” dedim kendi kendime. Yanlış mı sayıyorum diyorum. Halkalar da malum kesişiyor, sayarken hata yapmak olası. Sayıyorum bakıyorum bunda 5 tane halka var. Ama ön konsol hiç şüphesiz Audi, hem de en ufak detayına kadar. Sağına soluna dokundum, plastik kalitesi ele veriyor bir tuhaflık olduğunu. İnince baktım markasına, Çince bir şeyler yazıyordu. Velhasıl araba sahte bir Audi’ymiş. Sonraki günler trafikte dikkat ettim bir çok sahte markalı araba var yollarda. Tesadüf değil ise benim gördüğüm tüm sahte arabalar Alman arabalarıydı. Hadi buradan trafik başlığına geçelim.

Trafik

Çin’in büyük şehirleri gerçekten büyük ve sanıldığı gibi adını sık duyduğumuz şehirler en büyük şehirleri değil. Mesela Pekin en kalabalık 26. şehir. Hong Kong ise tam 100. olmuş. Adamların büyük şehirleri cidden büyük. Şehirlerini dünyanın geri kalan ülkeleriyle kıyaslayabiliyorsunuz kolaylıkla. Mesela Türkiye, Hubei kadar ya da başka bir deyişle Hubei’nin nüfusu Türkiye kadar.

En kalabalık bölgesi Guangdong 105 milyon kişi (2010 rakamları, kim bilir 4 yılda daha neler olmuştur).  Shandong 95 milyon kişi de kalmış. Henan 94 milyon ile Shandong’u kovalıyor, hadi Henan, arada 1 milyoncuk fark var, kapatırsın sen bunu…

TütsüNüfus çok olunca doğal olarak trafikte çok oluyor. Pekin’de 24 şeritli yol gördüm ben diyeyim gerisini siz düşünün. Ve hala trafik vardı. Ama nispeten düzgün bir trafikti, kurallara uyuluyordu. Bu son ziyaretimde, İç Moğolistan Otonom Bölgesi’nde ilk defa trafikten korktum. Hep söylüyorum, Pakistan’da trafik karışıktı, Hindistan kırsalında uçuk derecede karışık ve kuralsızdı, Suudi Arabistan’da sürekli kaza görüyordum. Ama hiç birinde bir korku hissetmemiştim. Özellikle şerit, sinyal, yol, ayna kavramlarının olmadığı Hindistan’da, o çılgın karmaşaya rağmen, trafik kendi içinde kaostan gelen bir düzenle akıp gidiyordu. Hohhot’da fabrika otel arasında yaptığım toplam 14 saatlik yolculuk sırasında en az 20 kere bir araçla çarpışmamıza santimetreler kala sert frenlerle durduk. Artık daha fazla gerilmemek için kulaklıklarımı takıp gözlerimi kapatıyordum yolda. Yine de çakma Audi’m deli gibi bir korna sesi ve sert bir frenle durduğunda gözlerini açıp bakıyor insan. Bir kere şerit kavramını geçtim, ters yön kavramı yok sanki. Sık sık saçma sebeplerle ortadan ağaçlarla ayrılmış yolun diğer tarafına geçip orada gidiyorduk. Hem de 1-2 km boyunca. Hadi karşı yöne girdin, en sola, onların emniyet şeridi (ki yok öyle bir şerit) sayılacak alanına gir de oradan git değil mi? Yok illa adamların sol şeridinden gidiyoruz ki en hızlı araba ile kafa kafaya gelelim. Hindistan’da da sürekli korna çalınırdı ama buradaki beni rahatsız etti. Belki de Hindistan’da her arabanın tamponunda korna çal yazıyordu ve onu kabul etmiştim.

Şerit kavramı yok demiştim yukarıda, yerde bir çizgi var ki hani bu çizgiye uyulmamasını hoş görebilirim. Esas anlamadığım insanlar anlamsız yere yolda zikzaklar çiziyor. En başta da benim çakma Audi’nin şoförü. Hiç İngilizce bilemediği için soramıyorum da, ama çok merak ettim. Adamın mantalitesini anlamak için uzun uzun izledim, düşündüm. Ve çözemedim. 4 şerit genişliğinde yol. Birden sebepsiz şekilde ve sinyal vermeden sola geçiyor. Tabii aynaya da bakmadığı için sol arkamızdaki araba sert bir fren ve korna ile bize kızıyor. 100 metre gidiyoruz. Önümüz boş. Trafik akıyor. Birden sağa geçiyoruz. Yine aynı şeyler. Ve bu arada önümüzdeki, yanımızdaki de aynı şekilde geziniyor. Biz de onlara korna çalıyoruz. Böyle şerit değiştirerek sıkışık trafikte avantaj sağlamaya çalışma durumu da yok. Bu davranışların altındaki güdü nedir ben çözemedim.

Yol verme denilen olay ise hiç yok. Caddeye çıkacaksanız hiç bir şeye bakmadan arabayı yola sürüyorsunuz. Ona rağmen kimse durmuyor. En çok yapılan şey yavaşlamak, frene basmak yerine yola fırlayan araba önüne çıktığında direksiyonu kırmak ve şerit değiştirmek, hem de yola çıkan arabaya 10 metre kala. İşte o noktalarda sağ şeritteki araba orta şeride geçiyor. Orta şeritteki hemen sol şeride. Sol şeritteki sıkışıyor. Korna, fren, …. Ve bu senaryo ortalama 2-3 dakikada bir oluyor.

Bu arada bu kadar sık başka arabalarla çarpma tehlikesi yaşıyorsunuz ve bazıları ciddi olarak gerginlik yaratan cinsten oluyor. Ama bu arkadaşlar hiç ama hiç sinirlenmiyor. Diğer şoföre bırakın kötü bir sözü, sinirli bir bakış bile atmıyorlar. Kafa kafaya gelen iki araba acı frenlerle durduktan 1 saniye sonra vitese takıp devam ediyorlar yollarına.

3 TekerAraçlar da değişik. Kırsal kesimlerde 3 tekerlekli yerli araçlardan çok var. Önce 3 tekerlekli kamyon gördüm şaşırdım. Yandan bakınca ön tekerleği ve hatta teker çukurunu görmeyince uçuyor sanıyorsunuz. Aracın her yeri çürük ve pas olmasa uzay teknolojisi diyeceksiniz ama külüstür hali bu imajı bozuyor. Kamyonun sesi de bildiğiniz pancar motor sesi. Yine 3 tekerlekli küçük küçük arabalar var. Sanırım motorları arkada ve bunların da önü pek bir ilginç.

3 Tekerli KamyonYine kırsal kesimde gözüme takılan bir şey de sabahları yüzlerce belediye çalışanının caddeleri uzun saz süpürgelerle süpürmesi. Caddeyi dediğim gerçekten caddeyi, cadde ile kaldırım arasındaki çöpleri değil. Caddenin ortasını. Yolda öyle çöp falan da yok bu arada. Ama toz var. Sürekli birileri sistemli olarak yolları süpürüyor.

Bir gözlemde motosikletler ve sürücüleri hakkında. Öncelikle her yaştan, her cinsten insan motosiklet kullanabiliyor ki bazı görüntüler pek ilginç oluyor. 65 yaşındaki bir ninenin motosikletle size doğru geldiğini görmek hepinizin ilginç bulacağı bir manzara.

Maskeli KadınMaskeli Çinli KadınMotosiklet sürücüsü kadınların kayda değer bir kısmı ağız ve burunlarını ameliyat maskeleri ile kapatıyorlar. Trafikte egzoz dumanı için mantıklı bir uygulama gibi göründü önce.

Ama sonra baktım;

1) Sadece kadınlar takıyor. Erkekler egzoz kokusu mu seviyor bilmiyorum.

2) Sadece motosiklet kullanan kadınlar değil, sokakta gezen, kaldırımda yürüyen kadınlarında %15’,i maske takıyor. Grip, hastalık mı diyeceğim ama Haziran ayı ve hava sıcak?

3) Ve son olarak da maske takan kadınların tamamına yakını eldiven de takıyor. Eğer uzun kollu bir bluz ise bileklere kadar bir eldiven, eğer kısa kollu ise dirseklere kadar. Bu eldiven de koruyucu ekipman kıvamında bir eldiven değil. İncecik kumaştan bir şey. Hatta kimisi dantel eldivenler takıyor.

Kalın Direksiyonlar

Kalın Direksiyonlar

Eldiven Çin’de sevilen bir şey olsa gerek, polisler, güvenlik görevlileri, hizmet sektöründe çalışan bir çok insan ince kumaştan eldiven takıyorlar.

Trafikle ilgili son gözüme takılan konu arabaların direksiyonları oldu. Arkadaşlar kalın direksiyon seviyorlar. Ultra lüks arabalar hariç gördüğüm tüm arabalar (cadde kenarlarına park etmiş 100lerce arabayı kontrol ederek geçerli bir istatistiksel örnekleme yaptırdığıma inanıyorum) direksiyonlarına bir kılıf takmışlar ve simidin kalınlığını en azından iki katına çıkartmışlar. Elleri küçük diye mi bilmem, bu insanlar normal kalınlıktaki direksiyon simidini kullanamıyorlar.

 

 

Alışveriş

İlk ziyaretimde bu ülkedeki alışveriş ortamı beni şaşırtmıştı. İnsan Çin’deki her ürünün sahte, her şeyin çok ucuz olmasını bekliyor. Oysa Pekin, yükselen Çin zengin sınıfının sonradan görmeliğinin sonucu olarak lüks ve marka mağazalarla dolmuş taşmış. İstanbul’daki Starbucks sıklığında Louis Vuitton görüyorsunuz sokaklarda. 200 metre ara ile aynı mağazadan açılır mı ya? Tek bir marka da değil, Paris’te ne varsa 3 katı burada var. Fiyatlar uçuk. Ve insanlar alışveriş yapıyor. Hadi tamam dedim, bunlar ünlü markalar, fiyatlar pahalı, olabilir. AVMdeki sıradan bir mağazaya girip spor ayakkabı baktım. 1500 TL’ye tekabül eden bir fiyat ve marka Çin markası. Bilinen bir spor markası olsa bile pahalı olan bu fiyatı ‘Çin malı’ ve Çin markası bir ayakkabıya verme fikri saçma geliyor insana. İlk günlerimde merkezde hiç ucuz bir şey görmedim.

Elbette ucuz, sahte malların olduğu merkezler de varmış ama bulmanız gerekiyormuş. Hafta sonu bir tanesine denk gelip gezmiştim Pekin’de. Aradığınız her şeyi bulabiliyorsunuz ve fiyatlar tam da beklediğiniz gibi. Burası da ilginç bir deneyimdi.

Birkaç temel kural var;

1) Pazarlık yapmak zorundasın,

2) Hiçbir şeyin minimum fiyatı yoktur,

3) En garip ve deneyimle öğrenilen kural da, eğer almaya niyetin yoksa fiyatını sormaman gerektiğidir.

İlk iki maddeyi şöyle özetleyeyim. Pazarlık yapmak çok garip bir şey değil ama burada saçma bir konseptte sürüyor pazarlık. İlk duyduğumda “Yok artık, ayıp, olur mu öyle şey” dediğim pazarlık süreci şöyle işliyor. Bu kaç para diyorsun, adam 500 Yuan diyor. Normal insan pazarlığa 400 Yuandan başlar değil mi? Burada 10 diyorsun. İşte bunu ilk duyduğumda dalga geçiyorsun diye adam seni döver demiştim. Ama kimse sinirlenmiyor. 0 500 diyor sen 10 diyorsun. O 400 diyor sen 10 diyorsun. Adam tamam 300 diyor. Sen 10 diyorsun. 250 başka olmaz diyor sen 15 diyorsun. Vermem diyor. Sen yürümeye başlıyorsun. Adam 200 diyor. 25 diyorsun. Olmaz diyor. Sen yürümeye devam ediyorsun. Adam da arkandan geliyor. 150 diyor. Cevap vermiyorsun. Adam 100 diyor. Bu arada 100 metre gitmiş bile olabilirsin. Adam arkandan yürümeye devam ediyor. Bir ara sessizlik oluyor. Adam bıraktı peşini sanıyorsun. Arkanı dönüyorsun adam sana bakıyor. 35 diyorsun. 80 diyor. Sonunda 50’ye alıyorsun.

İşte yanılgı burada başlıyor. 500’lük malı 50’ye aldım diye sevinmek boşuna. Çünkü deneyimin arttıkça o malı asında 15’e de alacağını görüyorsun ve 35 Yuan kazık yedim diye üzülmeye başlıyorsun.

500’den pazarlığa başlayıp 20 Yuana aldım diye sevindiğiniz çok şık ve sağlam duran sırt çantanız da daha 2. gününde ilahi adaletin teşekkül etmesi ile yırtılıveriyor. Artık acımasız pazarlık sonrası satıcı mı ah etti, yoksa o markanın gerçek sahibinin mi bedduası bilmiyorum. Değişmeyen tek şey var. Ne aldıysanız elinizde kalıyor.

Yazlık sarayTabii pazarlık her yerde böyle olmuyor. Şık bir AVM’deki Armani mağazasında böyle bir pazarlığa girişmemenizi öneririm.

Fiyatın bu kadar oynak olması kadar ilginç bir konu satıcının seninle yürümesi, peşini bırakmaması. Satıcıdan kurtulmak bazen ciddi problem olabiliyor. Bir kaç kere almak istemediğim şeyin fiyatını meraktan öylesine sorup kendimi çıkamadığım bir pazarlıkta bulmuştum. Almak istemediğim için fiyat da söylemiyorum. Sadece “Çok” diyorum. Adam sen ne kadar verebilirsin dedi. Saçma bir rakam söyledim. 30’da biri kadar. Adam 15 dakika sonra kafadan attığım, imkansız görünen o fiyatı kabul etti, ama almak da istemiyorum, adam da 15 dakikadır benimle geziyor. Üzülüyorsunuz satıcı için de.

Satıcılar için yazılı olmayan şöyle bir kural var, fiyatı soruldu ise o satış olacaktır. Peşini bırakmıyorlar. Bir kaçı en sonunda madem almayacaksın neden soruyorsun diye de serzenişte bulundu.

Büyük şehirlerde ve turistik bölgelerdeki taksiciler, satıcılar haricinde en can sıkıcı olan olay da “konuşalım, çay içelimciler”. Yine küçük şehirde bir kere bile rastlamadığım bu olayla Pekin’deki ilk yarım saatimde tanıştım. O zaman durumun vahametini bilmemekle beraber aynı olayı Türkiye’ye gelen yabancı misafirimin başına gelmesinden biliyordum da yem olmadım.

Pekin’deki ilk günüm, hatta ilk saatim. Otelden çıktım. Ünlü, ben diyeyim WangFujing, siz deyin HauŞaDaŞaa caddesinde yürüyorum. Elimde kocaman fotoğraf makinesi sağı solu çekiyorum, çekik te değilim. Yani 100 metre uzaktan bağırıyorum ben turistim diye. Birisi “Hello” dedi, döndüm. Çinli bir genç bana bakıyor. “Yeni mi geldin?” diye sordu evet dedim. “Nereden?” diye devam etti. Türkiye dedim. Hemen yanına kız arkadaşı geldi. Sormadan anlatmaya başladı, yemek yiyeceksen şuraya git, şunu gör, kaç gün kalacaksın, bunu mutlaka yap, vs. Sebepsiz ve fazla ilgi zaten dikkat çekiyor, ama sokak ortasında konuşmaktan da zarar gelmeyeceğini düşünerek konuşuyorum. Bu ikisi üniversitede öğrencilermiş. Yaşları, tipleri, konuşmaları da bunu destekliyordu. “Ben yürüyecem, haydi iyi bakın kendinize” dedim, “biz de o tarafa gidiyoruz” dediler. Birlikte yürüyoruz. Sohbet ediyoruz. Böcek satan tezgahların olduğu bir yere geldik. Böceklerden konuştuk. Bu ikili 5. dakikadan sonra hava çok soğuk hadi bir yere oturup bir şeyler içelim diye tutturdu. Ben de böyle bir şey beklediğim için ilk tekliften itibaren “Hayır, bütün gün uçakta oturdum ve bir sürü şey içtim, sadece yürümek istiyorum” diyorum. 3 dakika ondan bundan konuşuyoruz sonra tekrar “Hadi bir şeyler içelim”. Ben hayır diyorum, 5 dakika daha sohbet, sonra yine “Hadi içelim. Çay içelim. Kahve içelim. Bira içelim.” En son net bir şekilde “Hiç bir şey içmeyecem ve biraz daha yürüyerek otelime gideceğim” dedim ve başımdan gittiler. Israr dışında hiç bir olumsuz tavır, şüpheli davranışta da bulunmadılar. Bu ikili başımdan gittikten 3 dakika sonra başka bir kız “Hi” diyerek geldi. Sen de “Hi” der demez konuşmaya başladı. Napıyorsun, nereden geliyorsun, fotoğrafçı mısın, güzel kamera, … Daha ikinci dakika da “Çin çayı içmek ister misin?” dedi. İki davranış üst üste biraz şüpheli durdu. Yok hayır açım, yemek yiyecem dedim uzaklaştım.  O ilk gecemdeki 3-4 saat içinde herhalde 4-5 kişi konuşmak için yanıma yanaştı. Akşam biraz baktım internetten, tam tahmin ettiğim gibi. Adamların bir numaralı turist tuzağıymış bu. İnternet yıkılıyor hikayelerden. Seni çay içmek, içki içmek için bir yere götürüyorlar. Tabii hepsi anlaşmalı. İçiyorsunuz sonra size bir hesap geliyor bakakalıyorsunuz. Hesap dediğim öyle 100-200 tl değil. 5000, 7000 tl gibi hesaplar. Ödemezseniz sertleşiyorlar falan.

Ejderli Ahşap Tapınakİşin garibi size yaklaşan tipler, kıyafetleri o kadar düzgün ki, o kadar iyi İngilizceleri var ki. Sonraki gün merak ettim biraz durumu, yanıma gelenlere soruyorum sen ne iş yapıyorsun diye. Kimisi bankacı, kimi satış elemanı, öteki sigortacı. Kıyafetler de gerçekten öyle. Esas sorum da neden benimle konuşuyorsun oluyor. Cevap ilk konuştuğum öğrenci olan çift dahil hepsinde aynı. Burada İngilizce konuşacak kimse yok, böyle yabancılarla pratik yapıp dili unutmamak istiyoruz. Zaten konuşma 4. dakikasına girmeden mutlaka bir şey içelim teklifi geliyor. Bu arada bu ‘Bir şey içelim teklifi’ veya ‘konuşma isteği’ hiç öyle flört eder, baştan çıkartmaya çalışır tarzda değil, tamamen dostane, misafirperver ev sahibi tarzında. “Buranın çayı meşhur, hava da çok soğuk, haydi çay içelim” modunda.

Günler geçiyor her akşam minimum 5 kişi yanınıza yanaşıyor. Bir süre sonra gelenlere hiç cevap vermemeye başladım. Hello diyene bakmıyorum. Israr ediyor. Hiii diyor. “Baksana” diyor. “Neden konuşmuyorsun, senden bir şey istemiyorum sadece konuşmak istiyorum, İngilizce konuşmak istiyorum” diyor. “Bu yaptığın kabalık” diyor. İnsan masum birine kötü davranıyor hissine bile kapılıyor.

Canımın sıkıldığı zamanlar biraz eğlenmek istedim. Gelen birinin hadi bir şeyler içelim teklifine deneme amaçlı olumlu cevap verdim. Gel dedim şurada Starbucks var kahve içelim. Yok kahve olmaz dedi. “Çay da var, çay iç sen, ben kahve içecem” dedim. Yok olmaz orası, sevmiyorum ben dedi hemen. Eğer kahve seviyorsan çok iyi kahve yapan bir yer var oraya gidelim diyor. “Ya Starbucks, ya da hiç” dedim. Söyleyişimden anladı olayı bildiğimi tamam sana afiyet olsun dedi gitti. Tüm bu İngilizce konuşma sevdalıları da belirli bir bölgede karşınıza çıkıyor, turistlerin ve gece hayatının yoğun olduğu bölgede.

Çatı süsleriİstanbul’da Taksim’de yalnız gezen yabancı misafirime yaklaşan birisi, güzel bir İngilizce ile konuşmuş, etraf hakkında bilgi vermiş, sohbet etmiş, yarım saat İstiklal Caddesinde yürümüş arkadaşımla. Sonra acıktıysan döner ye demiş ve caddenin yan sokağında bir yere sokmuş ve ekmek arası döner yedirmiş üst katta. Sonra 500 USD hesap gelmiş. Parayı vermeden gidemezsin diye garibana efelenip parasını almışlar.

Çin’deki hikayeler de böyle, ancak rakamlar çok daha uçuk. Polis çağırırım tehdidini de sallamıyorlarmış. Kimseyi aramamam için elimden telefonumu aldılar diyen de var, gelen polis (doğal olarak) tek kelime İngilizce bilmediği için satıcıyı dinleyip gitti orada kaldım diyen de var. Siz siz olun kanmayın. Bu tip durumlarda polisi değil, Türk konsolosluğunu aramanız gerektiğini de unutmayın.

Bitmeyen pazarlıklar sonrası peşinize takılan satıcılar ve İngilizce konuşma sevdalıları dışında size musallat olan üçüncü grup ta “Lady Bar”cılar. Eğlence mekanları, barların olduğu bölgede yürürken kapı önlerinde duran ‘kendi çapında havalı’ gençler sizi görünce üstünüze atlıyorlar. Söyledikleri şey yine sabit; “Sir, sir, Lady Bar?”. İlk duyduğunuzda adından dolayı pavyon gibi bir şey sanıyorsunuz. Yapmanız gereken şey hiç cevap vermemek, adamın yüzüne bakmamak, göz teması kurmamak. Zaten 20 adım sonra başka biri “Sir, sir, do you want Lady Bar?” diye yanınıza geliyor.

Lady Bar

Lady Bar

Bu bölgedeki barların bir çoğunun da camları şeffaf, içeriyi görüyorum, canlı müzik var, millet bira içiyor, görüntüde hiç anormal bir durum yok, ortada ‘Lady’ falan da yok tabii ki. Bir iki gün geçti. Her gece 15 kere Lady Bar diye birileri önüme atlaya atlaya olayın ne olduğunu merak etmeye başladım. Gene böyle içerisinin göründüğü bir yerde yaklaşan adamın, o içerisi görünen yerden geldiğine emin olduktan sonra nedir bu Lady Bar dedim. Çat pat İngilizcesi ile ‘Lady’ var dedi. “Ne Lady’si?” dedim. “Girls girls” diye daha net açıkladı. “Eee” dedim. “Müzik var, bira var” dedi. “Eee” dedim. Adamın İngilizcesi orada bitti. “Burası mı Lady Bar?” dedim içeriyi gösterip, “Yoook burası değil, 200 metre uzakta” dedi. Yan yana da onlarca eğlence mekanı var hepsi de birbirinin aynısı normal mekanlar. “Nerede hani, hangisi?” diye sordum. Elinde gösterecek bir şey kalmayınca “Yok araba ile gidecez” diye döndü o zaman. “Yok, araba varsa olmaz” dedim yürümeye başladım.

Sormaz olaydım, satıcılarda geçerli olan alıcı değilsen fiyat sorma olayı burada da geçerliymiş. Ki fiyat da sormamıştım. Lady Bar’ın ne olduğunu da öğrenememiştim. Ama adam peşime takılmıştı. “Tamam tamam araba yok” diyor arkamda. Ben yürüyorum. Bu da yürüyor. 100 metre gittim baktım hala arkamda, “Yok, istemiyorum, git” diyorum. Gitmiyor. Ben yürüyorum o yürüyor. Her döndüğümde “Hadi gidiyor muyuz?” diyor. “Hayır” diyorum. “Sadece merak ettim ondan sordum” diyorum. Peşimi bırakmıyor. Adam yarım saat kadar kedi gibi peşimden yürüdü. Bu durumun tek avantajı bana yaklaşan diğer “Lady Bar”cıları bu arkadaş benim yerime kovalıyordu. Yani gecenin başında bir tanesine hafif kuyruk sallayıp peşinize takıp, gecenin geri kalanında yanınıza yaklaşan diğerlerinden otomatik olarak kurtulabilirsiniz.

Ben arkadaştan, başka bir mekana girip oturarak kurtuldum. 1 saat sonra çıktığımda hala kapının önünde bulacağım diye de korkmadım değil.

İşte sürekli böyle bir üçkağıt, dümen havası içinde olunca insan da paranoyak oluyor. 2010 yılı Noel günü, her yer kapalı, tatil. Ben de Çin seddine gitmek istiyorum. Bir gün önce Yasak Şehri gezerken mekanın önünde tuttuğum özel rehber bir arkadaşını tavsiye etmişti. Akşam aradım rehberin verdiği karttaki kişiyi, konuştuk. Anlattı; özel konforlu bir minibüs ile alınacaksınız, 2 saatlik yolculukla kuzeydeki Çin seddine gideceğiz, orayı gezeceğiz, sonra yolda yeşim atölyelerini gezeceğiz, ipek fabrikası ve işleme tesisini göreceğiz, otantik çay seremonisi yapacağız, olimpiyat stadyumunu gezip orada ayak masajı yaptıracağız. Tüm bunlar, artı Çin seddine giriş bedeli dahil, şimdi hatırlayamadığım bir fiyat söyledi ama çok çok çok ucuz. 4 saatlik kara yolculuğu var bir kere bu programda ve sadece 4 saatlik yolculuk için bile istediği para çok ucuz. Peki güzel dedim. Sabah 8 de otelin lobisinden alacak. Bekliyorum ki kalabalık bir tur olsun. Çünkü anlatılan tur gibi bir şeydi.

Sabah anlaşılan saatte geldi rehber. Dışarıda minibüs var, bindim gayet güzel. Bir de şoför amca var. Gidiyoruz. Sordum “Diğer yolcuları da otellerinden mi alacağız?” diye. Kızın cevabı dehşet verici oldu. “Bu sabah Noel Sabahı, tüm turistler uyuyor, başka kimse yok.” Allah dedim, şimdi patladık. Çin seddi falan hikaye, ben bu araçtan nasıl inip te kurtulurum onu düşünmeye başladım. Verdiğim para o kadar az ki, değil diğer atraksiyonlar, anca Çin seddine giriş bileti ile gidiş yolunun yarısını karşılar. Durun inecem de diyemiyorum, çıkmışız yola. Önce yeşim fabrikasında durduk. Göstere göstere arabanın plakasının fotoğrafını çekiyorum, rehbere de arabayı kaybetmeyeyim diye plakasını aldım diyorum falan. Kendimce akıllılık ediyorum işte. Fabrikayı gezerken sürekli olayı düşünüyorum, şimdi çıkacam araba da rehber de gitmiş olacak, kesin, buradan şehre taksi bulabilir miyim falan diye kafamda kuruyorum.

Çin mimarisiÇıktım rehber bekliyor. “Fabrika satış mağazasından alışveriş yapmak ister misin?” dedi. “İsterim ama param yok, bugün Çin’deki son günüm, seyahat boyunca kredi kartı geçmedi hiç bir yerde, sürekli nakit harcadım, hiç nakit param kalmadı, bu akşam yemeğim ve yarın sabah havaalanına taksi kadar var sadece” dedim.

Deli gibi uykum var, yol uzun, görecek bir şey yok ama uyumaya korkuyorum. Derken 1 saat geçti. Dedim bir şey yapacak olsa şimdiye yapardı, etraf olabileceği kadar ıssız. Artık yapacak bir şey de kalmadı, bıraktım kendimi. 2 saat sonunda Çin Seddine geldik. Millet bilet alıyor, dedim kesin şimdi bilet dahil değildi diyecek bana aldıracak. Rehber “Birazdan biletleri alacağım tur ücretini alabilir miyim?” dedi. O ana kadar henüz bir şey ödememiştim. Tamam diyerek ödemeyi yaptım. Ayrıca kafamda kurduğum gibi ekstradan bilet te almadım. Her şey anlaşmaya uygun gidiyor. İçeri girdik. Bu arada hava -21 derece. Termal içlik, üstüne kalın kıyafetler, en kalın paltom, atkım, berem, eldivenlerim kardan adam gibiyim yine de üşüyorum. Orada ısınmak için kahve aldım kendime, rehber kıza da bir tane ısmarladım. Tırmanmaya başlayacağız tam, rehber “Ben çok gördüm buraları hava da çok soğuk, ben burada bekleyeceğim, sen çık gel, 1 saatten uzun süremesin ama lütfen” dedi. Aha dedim, işte bu. İndiğimde gitmiş olacak, parayı da aldı. Olmaz sen de çık diye ısrar edecem ama hava cidden çok soğuk. “Peki ama sakın ben gelmeden gitme” falan diye tembihleyerek ayrıldım. Çin Seddine tırmanıyorum ama aklım arabada ve rehberde. Beni burada bıraksalar şu diğer turist grupları otobüslerine alır beni herhalde falan diyorum. Ama bir yandan da mantıksız geliyor, zaten geldik, benzini yaktık. Geri götürmemek onun için mantıklı değil ki diye içimi rahatlatıcı şeyler düşünüyorum. Çin Seddinin dikliği, havanın soğukluğu vs derken 40 dakika sonra bitap düşmüş halde geri dönüm. Ve rehberim yine beni bekliyordu. Artık içim rahatlamıştı.

Çay seremonisi yaptık bir yerde. Çay alın diye ısrar ettiler. Kredi kartı geçiyordu ben de güzel bir çay aldım. Ki gerçekten çok güzel bir çaydı. Azar azar kaç yıl içtim o çayı. İpek fabrikası da benzer bir süreç, sonunda size bir şey satmaya çalışıyorlar. Zaten anladım ki rehberin esas kazancı tur parasından çok buralardan yapılan alışverişten aldığı komisyon. Ama şöyle bir sorun vardı, benim gerçekten nakidim bitmişti. En son Olimpik Köye gittik.

Kuş Yuvası

Kuş Yuvası

2008’deki Pekin Olimpiyatları için yapılan ünlü Kuş Yuvası stadyumunda ayak masajı yapacaklar. Zaten yorulmuşum, pek sevdim bu teklifi. Bir yetkili tesisleri gezdirdi. Laf arasında sürekli şifacılıktan ve Shaolin rahiplerinden bahsediyor. Çin tıbbı, batı tıbbı karşılaştırmaları, vs vs anlatıp duruyor. Dedim bir şey çıkacak bunun altından ama bekleyelim. Sonra, işte bir Shaolin rahibi var, bu işlerin en iyisi, yılda bir iki kez buraya da gelir, gelince de eğer iyi günüdeyse bazı çok şanslı hastalara şifa verir diye anlatıyor. Ben de “Ooo, bravo ona” falan diyorum.

Neyse ayak masajı için oturdum, ayaklarımı içinde baharatlar olan sıcak su dolu bir leğene soktuk bekliyoruz. Birisi su içindeki baharatların ne kadar muhteşem şeyler olduğunu anlatıyor. Derken masaj başladı. Oradaki sporcu masörü olan 15 yaşlarında bir çocuk yapıyor masajı. Bu sırada tesis sorumlusu abla heyecanla içeri girdi, “Çok şanslısınız, o bahsettiğim Shaolin rahibi bugün buradaymış, bir yabancı misafir var görmek ister misiniz dedim ve inanmayacaksınız kabul etti, birazdan sizi görecek” dedi. Ben “Ama benim bir sorunum yok çok ilgilenmiyorum” dememe rağmen abla devam etti “Aman unutmayın kendisi çok ruhani bir kişiliktir, İngilizce bilmez, hayatını bu bilime adamıştır, ulvi bir kişi ile tanışacaksınız, hayatınızda bir kere olur, vs vs”. Derken kapı açıldı, turuncu kıyafetler içinde yüzünde kulaklarına kadar gülümseme ile sevimli bir amca içeri girdi. Tamam kıyafet olmuş, Shaolin rahibi kıyafeti. Kafa kel, o da olmuş. Yüzdeki kemikleşmiş gülümseme dünyevi olaylardan kopmuş, iç huzuru bulmuş havası veriyor ama o tam olmamış, biraz fazla kaçmış gibi duruyordu.

Amca konuşuyor, abla İngilizceye çeviriyor. İşte, batı tıbbı hasta olduktan sonra yardım eder, doğu tıbbı hasta olmanı engeller, bedenin, her sorununu ellerin aracılığı ile anlatır aslında, bıdı bıdı… Derken elimi aldı konuşmaya devam etti. Dokunuyor avuç içimde bir yerlere, sonra gözlerimin içine bakarak anlatıyor heyecanlı heyecanlı. Cümlesi bitince yüzü ilk girdiği andaki gülümseme haline dönüyordu. Öyle ki, sanki şablonla çizilmiş gibi dudaklar adamın yüzündeki aynı noktaları bir saniyede buluveriyordu. Abla, yüce rahibin anlattıklarını bana çevirirken yarım metre yakından o gülümsemeye ve gözlerime dikilmiş rahibin gözlerine maruz kalıyordum. Bu sırada masör de bir yandan ayaklarımı mıncıklıyordu.

Giriş HayvanıAbla dedi ki “Rahibimiz soruyor, böbreklerinde bir sorun mu var?”. Hayır yok dedim, ki gerçekten de yok. Rahibimiz bu duruma biraz kızdı sanırım, hararetli bir şeyler söyledi. “Böbreklerin hassas, henüz hissetmesen de ileride problem olacak, olmadan çözmek lazım”. Ve neler olacağını anlatmaya başladı. Eğer böbreklerimi düzeltmezsem, tüm dolaşım sistemin ve sonra da tüm organlarım hastalanırmış. Karaciğerim, pankreasım, kalbim, midem hepsi hasta olurmuş. Hastalık fikri ile korkmadığımı hisseden rahip kendince korkutucu olmaya çalıştı ve kısık bir sesle bir şeyler daha söyledi. Aynı kısık tonda ablada tercüme etti; “Eğer tedavi olmazsan cinsel gücün bitebilir diyor rahibimiz, tekrar düşün istersen”.

Bu son kozla “Aman Allahım, hemen beni tedavi edin” diyeceğimi sanmış olmaları pek komik geldi ama dalga da geçmek istemiyorum. “Hmm öyle mi çok kötü, ama söylemiştim, bugün Çin’deki son günüm, hiç nakidim kalmadı” dedim ablaya. O ana kadar İngilizce konuşmayan yüce Shaolin rahibi eliyle kredi kartını POS makinesinden geçirir gibi hareket ettirerek ilk İngilizce cümlesini kurdu,“Credit Card OK.”

Vay be dedim. Doların yeşili rahibi bile ne hale getirmiş. O yüce kişiliği eliyle hayali kredi kartını hayali POS makinesinden geçirirken hatırlayacağım hep.

4.5 yıl oldu böbreklerim de hala sağlam, ben de sağlıklıyım.

Sonuçta sağ sağlim otelime döndüm. Otelde rehberim şoför için biraz daha bahşiş vermemi istedi. Onun dışında ilk vaat ettiği her şeyi söylediği ücrete yaptı. Ancak insan bir sürü olumsuz şey görüyor ve ister istemez bir miktar paranoyak oluyor.

Çin Seddine geldiğimize göre biraz da bu sed ve tarihinden bahsedelim.

Çin Seddi

Tarih

Öncelikle nedense hep kelimenin set olması gerektiğini düşünürdüm ve seddi kelimesinin nereden çıktığını merak ederdim. Bu yazı sayesinde öğrendim ki sed Farsça engel demekmiş.

Şimdi esas konuya geleyim. Ülkemizde herkes tarafından bilinen ama gerçekle hiç bir alakası olmayan yalan bir bilgi var.

Çin Seddi, Türklerden korunmak için yapılmamış. Daha spesifik olmak gerekirse Hunlardan korunmak için de yapılmamış. Konunun bizimle hiç bir alakası yok. Ama kimle konuşsam “Çinlileri yüz yıllarca saldırılarımızla bıktırmışız, onlar da bizden korunmak için koca Çin Seddini yapmışlar” masalı ile kendini tatmin ediyor. Ekşi Sözlük böyle hikayelerle dolu. Çin’de anlatılan hikaye doğal olarak bizimkilerden çok farklı. Zaten Türkiye’de anlatılan bu bilgiden şüphe duyarak gitmiştim Çin’e. Ama huyum gereği duyduğum hiç bir şeye inanmıyorum. Adamların hikayesini dinledim. Ama tabii adamlar sizden korktuk ondan yaptık demeyi de kendilerine yediremezler diye düşünüp açtım haritaya baktım, tarihleri kontrol ettim. Başka kaynakları araştırdım. Söylediklerini kontrol ettim. Sonuç; Çin Seddi bizim için yapılmamış. Tüm kanıtlar Çinlilerin ve dünyanın geri kalanının yazdığı hikayeyi destekliyor.

Çin SeddiZaten seddin yapısına ve yapıldığı yere bakarsanız hepsi sınır korur gibi değil. İç bölgelerde de var. Ayrıca inşa döneminin haritasına bakıyorsunuz, duvarın kuzeyi hala Çin. Adamların kendi tarihine göre duvar şu amaçla yapılmaya başlanmış; Hanedanların döneminde, açlık, kıtlık, vb sebeplerle zamanın başkentine çok göç oluyormuş. Bunları engellemek için başkentin sınırına bir duvar yapılmış. Daha sonra güçlü hanedanlar kendilerini diğer hanedanlardan korumak için devam etmişler. Zaten duvarın bulunduğu yerlere haritadan bakarsanız kuzeyden güneye inen kısımlar bu teoriyi destekliyor. Daha ileriki zamanlarda hanedanlar birleşince ve ‘Birleşik Tek Çin’ oluşunca da duvarlar birleştirilmiş. Bir dönem de Moğol saldırıları sırasında kullanıldığını kabul ediyorlar. Hikayenin hiç bir yerinde Türkler, Hunlar falan yok. Bu yalan bilgi o kadar yaygın ki Wikipedia’nın Türkçe sayfasında bile var. Wikipedia gibi güvenilir bir kaynakta bunu görünce biraz şaşırdım ama açıp İngilizce sayfasına baktığımda yine Türklerle ilgili hiç bir bilgi yok. Benzer tartışmanın sürdüğü bazı forumlarda da bir kaç şuursuzun Moğolların zaten Türk olduğunu iddia ettiğine de şahit oldum. Atilla ile Cengiz Han arasındaki farkı bilmeyen bir insanın tarihsel bir savı ispata çalışmasının ne kadar komik durduğunu da siz tahmin edin.

Hun Türkleri zaman zaman Çinliler ile savaşmışlar ama açıkçası Çin için hiç bir zaman ciddi tehdit olmamışlar. Çin zaten çok güçlü ve yerleşik bir medeniyetken karşısında savaşçı ama yarı göçebe bir halk varmış. Yine bize anlatılan Çin, prenseslerini gelin olarak vererek veya başka şekillerle istediklerini zaten yaptırıyorlarmış bizim atalarımıza. En sonunda da Hunlar bölgeyi terk edip göçerken Çinliler hala aynı yerde, aynı devletle mevcutlar. Çinlileri korkudan titretmiş gibi durmuyoruz değil mi hiç? Adamlar korkutup kaçırdık Türkleri deseler yeridir ama gördüm ki Hun devleti adamlar için hiç bir önem arz etmiyor. Bahsi bile geçmiyor. Bir Çinlinin bizim Tarkan filmlerini izlemesini de çok isterdim bu arada. 🙂

Yalan bilgilerle kendi kendimizi kandırıp, sahte tatmin duygularına hiç gerek yok.

Duvarla ilgili ikinci bir uydurma bilgi de Çin Seddinin uzaydan görünen nadir insan yapısı nesnelerden biri olduğu yönünde. Sıradan bir cadde uzaydan ne kadar görünebiliyorsa Çin Seddi de o kadar görünebilirdi ama durum o kadar bile iyi değil. Dağlık bölge ve çoğu zaman ağaçların arasında kaldığı için Çin Seddinin görülme şansı daha da az. Zaten görülmediğini biliyoruz. Ama bu bilginin yalan olduğunu anlamak için araştırma yapmaya gerek yok. Ama yine de yaptım. 1754 de William Stukeley adlı zatı muhterem bu duvar uzaydan görülür diye yazmış, daha sonra 1895’de de Henry Norman sanki gitmiş gibi Çin Seddinin aydan görüldüğünü iddia etmiş. Hadi bu adamlar ortalama 150 yıl önce yaşamışlar ama bir sürü 2000 model insan bu yalanı hiç düşünmeden tekrar ediyor.

Hazır tarihten bahsederken biraz da Çin’in sınırlarından ve bu sınırın belirsizliğinden bahsetmek isterim. Çin aslında biraz gücünden, biraz büyüklüğünden, biraz da tarihsel derinliğinden olsa gerek komşuları ile çok anlaşamayan bir ülke. Geçmişteki sınırları hatırlayıp hatırlayıp sağa sola giren veya orası zaten benim diyen bir ülke. Mesela 1950’den beri Tibet’in kendi toprağı olduğunu iddia ediyor ve ülkeyi ilhakYazlık Saray etmiş durumda. Benim son ziyaretimi yaptığım İç Moğolistan Otonom Bölgesi, 2009 yılında buraya gelme ihtimali üzerinde Google Earth’de incelerken hiçbir ülkeye ait görünmüyordu. Google bölgenin sınırını kırmızı kesikli hat ile çizmişti ve araştırdığımda Moğolistan ve Çin bölge üzerinde hak iddia ediyor diye okumuştum. 2014’de Çin ne yapıp ne edip haklılığını ispatlamış olacak ki artık Çin toprağı olmuş. Yine ülke içinde bir çok otonom ve özerk bölge var. Ama hepsi Çin’e bağlı. Hadi bu bölgelerin (Tibet dışında) bağımsızlık iddiası yok. Ama olanlar da var, mesela Tayvan. Çin’e göre Tayvan diye bir ülke yok. Tayvan Çin’in bir bölgesi. Ama Tayvanlılar tam böyle düşünmüyor. Bu konuda Birleşmiş Milletlere ciddi baskı yapmış iki tarafta. Ama Çin’in borusu ötüyor doğal olarak. Gariban Tayvanlılar Olimpiyat oyunlarına bile Chinese Taipei ismiyle katılıyorlar. Hiç unutmadığım bir tartışma var. 2000 yılında Microsoft Windows 2000’i çıkarttığında bölgesel ayarlarda Tayvan diye bir ülke vardı. Bunun üzerine Çin Windows 2000’in Çin’e girmesini yasakladı. Microsoft’ta böyle büyük bir pazarın restini hemen gördü, 1 ay sonra bir patch yayınlayarak işletim sisteminde Tayvan’ı ülke listesinden çıkarttı. Bunun üzerine dünyada bayağı bir patırtı koptu, Microsoft’un bir ülkenin bağımsızlığını nasıl görmezden geldiğinden başladılar, Tibet’te ezilen halkın Bill Gates’in hiç umurunda olmadığından çıktılar. Microsoft’ta pişkin pişkin şu açıklamayı yaptığını dün gibi hatırlıyorum. “Bizim siyasetle bir işimiz yok. Biz ticari bir kuruluşuz. Kararlarımızı sadece hissedarlarımızın karlılığını arttırmak için veriyoruz. Çin büyük bir pazar, bu pazarı kaybetmemek için bu kararı aldık”. Ülkemizde de hemen “Microsoft Kürdistan diye bir ülke koysa bölgesel ayarlara, biz ne yaparız?” modunda tartışılmaya başlanmıştı.

Sonuçta Tayvan dışişleri açısından halen Çin’e bağlı.

Bir de Hong Kong ve Macau olayı var. 1997’ye kadar Britanya Krallığına bağlı olan Hong Kong, bildiğiniz gibi 17 yıldır Çin’e bağlı. Ama hala özerk bir bölge statüsünde. Vize rejimi de, para birimi de Çin’den farklı.

Hong Kong’un hemen batısındaki Macau’da 1999’da Portekiz sömürgesi olmaktan çıkıp yine Çin’e bağlı bir özerk bölge oldu. Bu bölgede de vize ve para birimi farklı.

İlk kez Pekin’e indiğimde Tayvan, Hong Kong gibi yerlere giden uçakların iç hatlardan mı yoksa dış hatlardan mı uçtuğunu merak etmiş özellikle bakınmıştım.

Sonra gördüm ki terminalin adı “International + Hong Kong, Macau, Taiwan” olarak geçiyor. Sen kalk hem buralar benim toprağımdır de, hem de oraya gitmek için dış hatlardan uçmak zorunda ol.

İnternet

İnternet yasakları nedir Çin’de gördüm, anladım. Yasak dediğim gerçekten yasak. DNS değiştirerek girilen site, VPN ile açılan sistemlere yasak demek komikmiş. Proxy dahil bildiğim yöntemler yetmedi Çin’de internete girmeye. Suudi Arabistan’da bile sırf meraktan Adult siteleri açmaya çalışıp 3 dakika da açabilirken burada takıldım, kaldım. Neyse konumuz bu değil.

Çin’de Facebook yasak. Twitter yasak. Youtube yasak. Başka bir sürü site yasak ama tek tek listesini çıkaramadım. Ve bu siteler 6 ay önce hükümeti kızdırdıkları için kapanmadılar. Bu siteler hep yasaktı. Sebepleri farklı farklı. Ama genelde Çin devleti kendi halkı üzerindeki etkisini etkileyebilecek ve denetleyemediği mecraları sevmiyor gibi anlıyorum. Buna ek olarak vergi gibi sorunlar da olabilir ama bunlar olsa olsa bahanedir. Çünkü Facebook ne yaptıysa açtıramadı kendini Çin’de. Hatta Mark Zuckerberg gidip Çin kökenli hatunla evlendi, damat kontenjanından bile açtıramadı.

 

İnternet yasakları sadece bu sitelere girememekle sınırlı değil. Öyle olsa çok da önemli değildi zaten. Facebook kullanmazsın olur biter. Ancak bu yasakları uygulayabilmek için altyapıyı darmadağın etmiş adamlar. İlk fark ettiğim hiçbir cookie’nin çalışmadığı ve hiçbir sitedeki şifremin hatırlanmadığı oldu ki çok saçma geldi. Bu tamamen benim bilgisayarımla ilgili bir konu. Buna müdahale edemezler diye düşündüm, ki edememişler. Ancak hangi siteye girsem beni tanımıyor. Tekrar giriş yapıyorum. Ertesi gün gene sen kimsin diyor. Sanırım DNS çözümlemeleri sırasında adresler veya kaynaklar değişiyor. Dünyanın geri kalanına göre başka bir kaynaktan gelince paketler, bilgisayarım siteyi tanıyamıyor. Tanıyamayınca cookie de çalışmıyor.

Bunun dışında RSS readerlar, wordpress bloglarının admin panelleri, bloglardaki imajlar, okuyucular çalışmıyor. Bir siteyi açtığında yarısı aktif yarısı kapalı. Zaten Çin dışı kaynaktan gelen her site inanılmaz derece yavaş… İnternet bu ülkede tam eziyet olmuş.

 

Harita uygulamaları da Çin dışı haritaları kabul etmiyor. IPhone’un haritası istem dışı Çin haritasına dönüştü ve Çin dışındaki bölgelerin tüm detayları gitti. İzmir’i 10 km yukarıdan anca görebilir oldum, ülkemdeki cadde isimleri de Çince olmuştu bu arada.

 

Bu harita değişiminin de esas sebebi Apple Maps’in veya herhangi bir X harita sağlayıcısının Çin hükümetinin kabul ettiği haritadan başka bir harita gösterme ihtimali. Şimdi adamlar bir açıp baksa ve Tibet Çin toprağı olarak görülmese alimallah… Sırf bu nedenle Apple’a baskı yapıp haritayı değiştirtmişler.

 

Tüm bunlara rağmen torrentler canavar gibi çalışıyor, tüm adult siteler sonuna kadar açık. Yani korsanlık, hırsızlık, porno serbest… Sosyalleşme, haberleşme, klip izleme yasak.

 

Cennet Tapınağı, Pekin

Cennet Tapınağı, Pekin

Şehir Hayatı

Yukarıda da bahsettim, Çin’de genel bir şehir hayatından bahsetmek pek kolay değil. Her bölge, her şehir çok farklı. Genelleme yapmak mümkün değil. Ben de sadece gördüğüm kadarını anlatabileceğim.

Büyük şehirlerde hayat fazlaca batıya benzemiş gibi duruyor. Oysa turistik olmayan şehirlerde Çin havasını daha iyi alabiliyorsunuz.

Açıkçası ben küçük şehirlerini daha çok sevdim. Bir kere bile yukarıda saydığım üçkağıt, alavere işlerini görmedim. Herkes gerçekten pek bir dürüsttü. Bir kere bile bir taksici ekstra para istemedi, sokakta bir kişi bile yaklaşıp çay içirmeye çalışmadı.

Pekin SokaklarıKüçük şehirler lüks değildi belki ama ortalama olarak büyük şehirlerden çok daha temizdi. Büyük şehirlerde iyi semtler Manhattan gibiyken kenar mahalleler dökülüyordu. Sadece yaşam şartlarının kötülüğünden de bahsetmiyorum. Pistiler. Sokaklar çöp içindeydi, evler, duvarlar kir içindeydi, bakımsızdı.

Oysa küçük şehirdeki en kenar mahalle bile yaşam şartları açısından, büyük şehrin fakir mahallesinden kötü olsa bile tertemizdi. Ne çöp vardı ne de pislik.

Hele kırsaldaki köylerini gördüm. Kapı niyetine çakılmış tahtalardan içerisini gördüğüm bir odalı evler bile pırıl pırıldı. Temizlik olgusunun zenginlik, fakirlik ile alakasız olduğunu bir kez daha görmüş oldum. Sonra düşündüm, Türkiye’deki büyük şehirlerin en düşük gelirli mahallelerindeki temizlik durumunu gözümün önüne getirdim. Sonra bu mahalleye göç eden kişilerin geldikleri şehirdeki düşük gelirli mahallelerini hatırladım. Geldikleri köyler temiz. Küçük şehirlerdeki fakir mahalleler temiz. Ve buradaki yaşam şartları büyük şehre göre hala daha kötüyken yine de temiz. Ama o köyden, o alışkanlıktan çıkıp büyük şehre gelen bu insanların yeni evleri, sokakları leş. İşte Çin’de böyle.

Büyük şehir insanı bozuyor sanırım. Yaşamın acımasızlığı, hızı, hayatta kalmanın zorluğu insanların çevresine, yaşadığı yere olan ilgisini azaltıyor olabilir.

Ortak olan bir gözlemim sokakta veya hayatın her alanındaki kadınların sayısı oldu. Bir tek Ukrayna’da etraftaki kadın sayısının erkekten fazla olduğunu gözlemlemiştim. Burası da Kiev kadar olmasa da dünyanın geri kalanına göre kesinlikle kadınları daha fazla hayatın içine almış. Öncelikle müşterim olan fabrikadaki kadın çalışan sayısı Kiev fabrikasından sonra kesinlikle ikinci sıradadır. Caddede yürürken benim gözlemim etraftaki kadın sayısı erkeklerden daha fazla. Aynı şekilde trafiğe baktığınızda kadın şoför, kadın bisikletli, kadın motosikletli sayısı en az yarı yarıya. Ev hayatını veya iş dünyasındaki kadınlara olan yaklaşımı bilemeyecem ama sayısal olarak güzel bir denge kurulmuş. Yaklaşımın da kötü olacağını sanmıyorum çünkü fabrika müdürü bir kadındı. Kalite müdürü yine bir kadındı. Yani sanki sadece iş gücü olarak kullanıp bırakmamışlar kadınları, mevki de vermişler.

Her işte kolunda çalışan kadın görebiliyorsunuz. Mesela iki farklı inşaatın önünden geçtim. Ve kadınların el arabası ile harç taşıdığını, kürekle kum boşalttığını gördüm. İlk defa böyle bir şey görüyor olmamdan olsa gerek kadın inşaat işçisi görmek bana çok tuhaf geldi. Gözümüz alışmamış.

Adetler ve Kültür

Kültür bu kadar farklı olunca, doğaldır ki adetler de çok farklı. Çin, kültür açısından dünyadaki bir çok millete göre en az dış etkiye maruz kalmış millet olabilir. Avrupa dediğiniz de, sınırlar sadece son 100 yılda bile kaç kere çizildi, her şehir en az 3,4 kez başka bir devlet tarafından ilhak edildi. Amerika deseniz zaten tarihi 400 yıllık, bu sürenin de yarısı Avrupalı kültürü ile geçiyor. Afrika deseniz yine sürekli değişen sınırlar, Avrupalı sömürgeci devletlerin etkileri. Avustralya’yı saymıyorum bile. Hindistan’ın tarihi de Moğol ve İngiliz etkisi altında. Ruslarda farklı farklı milletleri sürekli içlerine alıp durmuşlar.

Ama Çin öyle değil. Adamların yazılı tarihi 5000 yıl öncesinden başlıyor. 5000 yıl önce, aynı yerde, aynı insanlar, aynı dili konuşarak yaşıyormuş. Hiçbir zaman başka bir devlet gelip bu toprakları ele geçirmemiş, Çin’i yönetmemiş. Uzunca bir zaman da Çin, bilinçli ve sistemli olarak sınırlarını dış dünyaya kapatmış.

Hal böyle olunca adamların köklü ve saf bir kültürü olmuş. Dış dünyadan çok etkilenmemiş, bozulmamış. Bu da ilginizi çekecek binlerce detay, binlerce hikaye demek.

Burada sadece en çok gözüme takılan birkaç tanesini anlatacağım.

Kapıdaki Aslanlar

Kapıdaki Aslanlar

Kapıdaki Aslanlar

Çin’de önemli olan her binanın girişinin sağında ve solunda birer aslan oluyor. Öncelikle saraylar, eski Dişi Aslanimparatorluk binaları böyle. Sonra tapınaklar, şimdiki devlet binaları, büyük şirketlerin binaları hatta lüks oteller kapılarını aslanlarla süslemiş.

Çok eskiden sadece imparatorluk binalarında olurmuş. Zamanla valiler ve şehirdeki çok çok çok zengin insanlar kapılarına bu aslanları dikmiş. Ya yekpare mermer ya da bronz döküm olan bu aslanlar yapılması ve taşınması çok zor ve pahalı olduğu için hiç halka inememiş. Kapıda aslanları gördün mü de bilirmişsin ki o ev concon bir amcanın evi.

Aslan figürü değişmese de farklı hanedanların döneminde ufak detaylar farklıymış. Ming zamanında biraz daha sinirli duruyorlar gibi geldi bana. Çing döneminde daha sevimli olmuş bu arkadaşlar.

Erkek Aslan ve Topu

Erkek Aslan ve Topu

Aslanların sebepleri de farklı kaynaklarda farklı farklı anlatılıyor. Kimi koruyor diyor, kimi bereket getiriyor diyor. Değişmeyen özellikler kapıya doğru baktığınızda sağdaki aslanın erkek soldakinin dişi olması. Erkek aslanın sağ pençesinin altında bir top, dişi aslanın sol pençesinin altında ise bir bebek aslan olması.

Yine cinsiyetler hakkında çok farklı sebepler anlatılıyor; dişi ve erkek doğanın dengesidir, biri yin diğeri yang dır, dişi ev ile erkek dışarısı ile ilgilidir, biri korur diğeri geliştirir,  … Ne kadar okursanız o kadar farklı açıklama buluyorsunuz.

Ben de kendi açıklamamı geliştirdim. Bunu da listeye ekleyin bence.

Bu erkek ve dişi aslan figürleri ve pençeleri altındaki nesneler ile kadim Çin bilgeleri şunu demek istemiş. “Erkekler evde maç izlerken kadınlar da çocuklarla ilgilenir ve televizyonun önünden geçmez.”

Bugün artık yeni bir mağaza açılışında bile bu aslanları görebiliyorsunuz. Dükkanın önüne gerçek birer aslan heykeli dikmenin maliyetini çok bulan patronların imdadına şişme aslanlar yetişmiş. Balon gibi şişirip koyuyorsunuz, bereketinden geçilmiyor dükkanın.

Balon Aslan

Balon Aslan

Burçlar ve Çin Yılbaşları

Çin burçları ve takvimi de ilginçtir. Ejder, tavşan, yılan, fare gibi burçlar vardır. Her yıl da, bir Çin burcunun adını alır. Yok ejder yılı olur, yok kaplan yılı, ya da maymun yılı. Burçlar ve astroloji konusundaki düşüncelerimi beni tanıyanlar bilir, bu nedenle burada burç olayına hiç girmiyorum. Ama yeni yıl kutlamaları ilginç oluyor. Ay takvimine göre Ocak veya Şubat aylarına denk geliyor ve hangi hayvanın yılına giriliyorsa o hayvanla ilgili süslemeler, renkler ile hazırlıklar yapılıyor.

Ben 3 farklı Çin yılbaşı hazırlıklarını görme şansına nail oldum. Özellikle 2012 yılındaki yılbaşında Ejder yılına giriliyordu ve Ejder yılı en önemli yılmış. Yer gök ejder süsleriyle dolmuştu. Denk getirebiliyorsanız bir Çin yılbaşında buraları görmenizi tavsiye ederim.

5 Pagoda Tapınağı, Hohhot

5 Pagoda Tapınağı, Hohhot

Tapınaklar, Budizm ve Dalai Lama

Çin halkının dini konusunda da çok farklı rakamlar duydum. Wikipedia’yı referans olarak alırsak 16 yaşından büyük Çinlilerin %34’ü kendilerini herhangi bir dine mensup olarak görüyor. Geri kalanlar kendilerini ateist olarak tanımlamışlar. Bu durum son yüzyılda şekillenmiş, köken olarak 3 yaygın inanış olduğunu görüyorsunuz. Budizm, Konfüçyanizm ve Taoculuk.

Halkın inanç özgürlüğünü anayasa ile güvence altına almış ancak dindarlık Çin hükümeti tarafından pek sevilmiyor. Hiçbir dini grup veya ibadethane devletten onay veya destek alamıyor.

Budizm en yaygın olan din. Ben de farklı bölgelerde çok sayıda Budist tapınağı gezme şansı buldum. Özellikle iç bölgelerdeki tapınaklar oldukça eski ve olaylarla dolu tarihleri var.

Mesela gezdiğim iki farklı tapınakta farklı Dalai Lama’lar uzun yıllar inzivaya çekilmiş veya yaşamış.

Halk sadece Dalai Lama o tapınakta yaşadı diye oraya koşarken, Çin hükümeti yaşayan Dalai Lama’ya ambargo koyup Tibet’e sokmuyor. Ama ölmüş Dalai Lamaların anılarının kutlanmasına da karışmıyor.

Tapıdaki paralarDevlet destek olmadığı için olsa gerek Budist tapınaklarında sürekli bir bağış toplama durumu var. Gerçi bugüne kadar bağış toplandığını görmediğim tek ibadethane Kabe oldu. Onun dışında tüm kiliselerde, Hindu tapınaklarında, Shrine tapınaklarında para atılması için kutular olur. Eee camilerde de yine bağış toplanır. Kabe’de de var mı böyle bir uygulama bilmiyorum ama 5 kere ziyaret ettim hiç birinde para toplandığını görmedim.

Tapınaktaki paralarİnsanlar bu tapınaklarda çok farklı yerlere para bırakıyorlar. Bahçedeki dev kaselere (ki bazen su dolu küçük havuzlara benziyorlar) atılıyor. Ama sandığınız gibi hep bozuk para değil, suyun içinde banknotlar da görüyorsunuz. Eğer tapınakta bir hayvan heykeli varsa mutlaka ağzına para sokuşturulmuş oluyor. En kötü, Buda heykelleri önüne bırakılıyor. Buda heykelleri önüne bolca da taze meyve, içecek ve canlı çiçekler koyuluyor.

Para

Tapınaklardaki paralara bakarken birden bir gariplik dikkatimi çekti. Bu paraları tanımadığımı fark ettim. Etrafta tomar tomar para var ama cebimdeki Çin parasından değillerdi. Yaklaştım, elime almadan inceledim. Üzerinde Çince yazılar var ama kesinlikle bendeki paralardan değil. 1 Yuandan 100 Yuana kadar tüm banknotları tanıyorum bunları tanımıyorum. Bakıyorum üzerinde 5 yazıyor, 10 yazıyor. Karşılaştıracağım para birimini de biliyorum ve sonuç yine olumsuz. O zaman dedim ki “Bunlar olsa olsa Dalai Lama zamanından kalan paralardır, hiç toplamamışlardır. Aslında şu an bağış toplamıyorlar, o dönemki halini hiç bozmuyorlar”. Bir hafta sonra birisi elime 10 Jiao tutuşturdu. Yani Yuanın kuruşu olan parayı. Bir baktım tapınaktaki paradan. Demek millet bağış diye kuruşluk paraları veriyormuş. Bu arada 1 Yuan zaten 30 kuruş yapıyor. Bunun kuruşu dediğinizde 10 Jiao 3 kuruşa tekabül ediyor. Amcaların bağışları gerçek anlamda 3 kuruşmuş.

Bir de Çin parası ile ilgili bir karışıklık var gibi geldi. Uluslararası sembolü CNY, uzun yazılışı Chinese Yuan, yani Çin Yuanı. Ama Çin’deki kısaltması RMB. Kimse Yuan demiyor. Ama Yuan da Çince. Sorarsan Yuan da diyorlar. Ama sonra bir anda RMB oluyor. RMB de Renminbi’nin kısaltmasıymış.

Kimse tam olarak anlatmayı beceremedi bana bu isim karmaşasını. Ama anladığım kadarıyla Çin parasının gerçek adı Renminbi. Onun birimi de Yuan oluyor. Bizde paranın adı da birimi de Lira olduğu için anlamak biraz zor geliyor. Ben İngiliz Sterlinine benzettim. Orada da paranın adı Sterlindir ama birimi Pounddur. “Ödemeyi Sterlin ile kabul ediyoruz” denir ama “Bu ürün 5 Sterlin” denmez. “5 Pound”’dur denir.

Ama işte burada bu ürün 50 RMBdir de, 50 Yuandır da deniyor. Vallahi bunu tam çözemedim. Ama şunu fark ettim. Sanki Yuan para kavramının yerine geçiyor. Çünkü Çinliler, Amerikan Dolarına Amerikan Yuanı, Japon Yenine Japon Yuanı diyor.

Fenerler

FenerÇin fenerlerini biliriz. Bir uçanları var, bir de uçmayanları. Uçanları son bir iki yılda ülkemizde de pek bir popüler oldu. Yaz aylarında uçuran uçurana.

Uçmayanları da bazen kağıttan, bazen kumaştan, nadiren plastikten olup küresel hatlarla ve genelde de kırmızı renkte, yaldızlı oluyor. Tüm tapınaklar veya Çin mimarisindeki binaların çatısının öndeki saçaklarının altında mutlaka bu fenerlerden oluyor. Arabayla köylerden geçerken hiç alakasız eski Çin mimarisindeki bir köy kahvesinin önünde bile toz kaplanmış bu fenerleri görebiliyorsunuz. Dış ortam için hiç de dayanıklı görünmeyen bu fenerlerin neden hiç istisnasız her binada olduğunu merak ettim. Kesin çok derin bir anlamı vardır diye düşünüyor insan. Sordum cevap çok sığ geldi. Açıp araştırdım hala sığ kaldı. Tüm açıklamalar müşteri çekmek için diyor. Tapınaklarda neden var o zaman?

2008 yılında Çinlilerin geleneksel Fener bayramına Singapur’da denk gelmiştim. Çin Mahallesi pek bir güzel olmuştu. Tüm mahalle fenerlerle süslenmişti. Budist tapınağında ise rahipler yüzlerce fener yapmışlar, tanesi 100 dolardan Budist müminlere satıp (ki fiziksel bir satış değil, sadece üzerine parayı verenin adını yazmışlar) sonra tekrar tapınağın etrafına asmışlardı.

Fener Bayramı ve altında isim yazılmış fenerler

Fener Bayramı ve altında isim yazılmış fenerler

Kıyafet

Pantalon değil ama ayakkabılar orijinal

Pantalon değil ama ayakkabılar orijinal

Tabii ki artık kimse geleneksel kıyafetlerini giymiyor. Bir Avrupalıdan daha farklı giyinmiyorlar genel olarak. Moda zevkleri bize göre çok lezzetli olmayabilir belki ama giydikleri kıyafetler aynı, pantolon gömlek ceket. Aslında Araplar, Pakistanlılar ve Hintliler dışında yerel kıyafetlerini hala günlük hayatlarında giyen başka bir toplum görmedim diyebilirim. Kaldı ki Hintli erkeklerin çok çok büyük bir kısmı da pantolon gömlek giyiyor ülkelerinde. Hintli kadınlar ise yerel kıyafetlerini hiç değiştirmemişler. Ama Çin’de hiç kalmamış otantik kıyafet. Sadece arada çok yaşlı insanlarda ilginç otantik giysiler görüyorsunuz. Bunlar genelde üstü şalvar gibi olup altı dar olan pantolonlar ve ayaklarda babete benzeyen kumaştan ayakkabılar oluyor.

 

Evcil Hayvanlar

KöpekSokakta, parkta az olmayan sayıda Çinlinin köpek gezdirdiğini gördüm. Çin’de sokak köpeği falan yoktur, hepsini yemişlerdir geyikleri gerçekten geyik. Bu insanlarda da hayvan sevgisi var. Köpekler de hep farklı cinslerdi. Hemen hiç biri tanıdık gelmedi bana. Genelde küçük boylarda, bol tüylü süslü köpekler gördüm.

Ancak şimdi düşünüyorum, hiç sokak köpeği görmedim. 😮

Gölet Avcıları

Gölet Avcıları

Yaz aylarında bir parkı gezerken çok sayıda Çinlinin parktaki göletin etrafında yoğun bir çaba içinde olduğunu gördüm. Bir sürü insan suyun kenarına gelmiş eğilmiş bir şey yapıyorlar. Yaklaştım baktım, ellerinde kepçe var. Sudan bir şey çıkarmaya çalışıyorlar. Balık yakalıyorlar herhalde dedim, ki gölette balık var gibi bir hava yoktu. İzliyorum izliyorum kepçelerde bir şey çıkmıyor. Ama içinden bir şey alıp su dolu kovalara koyuyorlar. Kafayı uzatıp bakıyorum, kova da boş. Sonra dayanamadım birinin dibine kadar gittim. Baktım 1 milimetre kadar minnacık balık yavruları yakalıyorlarmış. Çocuklar, gençler, yaşlılar balık peşinde koşturuyorlar.

IMG_6263IMG_6273Gölet Avcıları

Masaj Salonları

Çin masajı dünyaca ünlü olmuş. Açıkçası Çin masajının diğer ülke masajlarından farkı nedir bilmesem de burada masaj salonları pek popüler. Gittiğinizde önünüze bir menü koyuyorlar. Sadece yüz masajı, el masajı gibi bölgesel masajlar da var, tüm vücut masajları da.

Hoşuma giden şey bu masaj salonlarının bir kısmının çok ortada ve kolay ulaşılır olması. Bir çoğu sokakta bir dükkan gibi ve camın önüne oturup masaj yaptırırken sokağı izleyebiliyorsun. Öyle üst katlarda kapalı odalarda olmuyor. Daha kapalı olanlar da var tabii ki.

Bir de alışveriş merkezlerinde mağazaların arasında küçücük, 1.5 metre derinliğinde 10 metre uzunluğunda bir masaj salonu çıkıveriyor karşınıza. Bu 1.5 metre derinliğine yan yana 7 tane berber koltuğu gibi bir şey koymuşlar. Ayak masajı, yüz masajı, sırt masajı gibi oturarak yapılan masajları yapıyorlar. Hem de bir kahve parasına. Alışverişten yorulduysan oturuyorsun koltuğa, dışarıyı izlerken 5 liraya 20 dakika ayak masajı yaptırıveriyorsun.

Bizde de olsa böyle bir şey sürekli giderim dedim orada masaj yaptırırken.

Halk Parkı, İç Moğolistan

Halk Parkı, İç Moğolistan

Kumarbazlar

Hafta sonu sokaklarda gezerken sık sık karşıma bir seyyar araba üzerinde hararetli hararetli kağıt oynayan insanlar çıktı. Ellerindeki oyun kağıtlarını yere öyle hızlı çarpıyorlardı ki izlerken birazdan birbirlerine girecekler gibi hissediyor insan. Sonra düşündüm, “Acaba Çinlilerin iskambil kağıtları nasıldır?” dedim kendi kendime. Kız, papaz, vale yoktur, kesin ejder, kanatlı kaplumbağa, turna falan vardır gibime geldi. Yavaş yavaş sokulup ellerine baktım, yoooo bildiğin kız, papaz, sinek, karo. Hayal kırıklığı oldu. Oynadıkları oyun da  pişti gibi bir şey sanırım. Herkes sıra ile elinden bir kağıdı yere çarpıyor, sonra birisi yerdekileri topluyor. Çok eğleniyorlardı ama.

Kumarbazlar Kumarbazlar

 

Çinli biri ile kağıt oynamak ta garip bir his olmalı. Adam oyun sırasında pat diye çok kritik bir kağıt çıkarsa, insan acaba bu kağıt sahte mi diye düşünmeden edebilir mi bilmiyorum….

Yemekler

Ülke Çin olunca yemek başlığı başka bir anlamlı oluyor. Çin yemeği hakkında hemen herkesin bir fikri var. Benim de vardı. Ama bir de Çin’de yemek lazım şu Çin yemeğini, çünkü dünyanın geri kalanında yediğiniz Çin yemeği ile buradaki arasında bayağı bir fark var. Mesela Türkiye’deki Çin yemekleri bizim damak tadımıza göre revize edilmiş yemekler. Hem malzemeler farklı, hem pişirme teknikleri. Uzun lafın kısası sote tavuğa soya sosu koyunca Çin usulü tavuk, köri koyunca Hint usulü tavuk olmuyor.

Peki, Çin yemeğini Çin’de yiyelim dediniz, o zaman ikinci soru geliyor, Çin’in neresinde? Yukarıda da bahsettiğim gibi ülkenin geniş coğrafyasında çok farklı etnik gruplar, dolayısı ile çok çok farklı mutfaklar var. Bizim ülkemizi düşünün, güneydoğudaki acılı kebapları, 500 km kuzeydeki hamsiyi, 1000 km batıdaki ege otlarını… Sonra batıdan doğuya 5000, kuzeyden güneye 3800 km lik bir alanda yaşayan, nüfusu 1.4 milyara yaklaşan, 5000 yıllık yerleşik medeniyetin yemeklerini düşünün. Ne kadar farklı mutfak tarzları olacağını siz de hayal edebilirsiniz. Mesela orta bölgelerde yemekler daha tuzluyken güneye doğru daha tatlı oluyormuş. Kimi yerlerde deniz ürünleri var, başka bir yerde de ne bulunursa yeniliyor.

Gerçekten farklı bölgelerde çok farklı yemekler bulacaksınız. Tek ortak yemek herhalde McDonald’s, KFC ve Pizza Hut olacaktır. Bu 3 fastfood zinciri gerçekten çok yaygın. En küçük şehirlerde bile bir cadde üzerinde 3 tane Pizza Hut oluyor. Bu arada uzun süren yolculuklarda 1 hafta sürekli Çin yemeğinden sonra insanın canı arada tanıdık şeyler yemek istiyor. Bunun kanıtı olarak, pek adetim olmayan bir şekilde Çin’de Pizza Hut’da yemek yemişliğim var. Gerçi buradaki Pizza Hut konsepti dünyanın geri kalanından biraz farklı. Dünya mutfağının her örneğini bulabiliyorsunuz, makarnalar, hamburgerler, etler, balıklar, kızartmalar. Pizzalar menünün sadece %20’sini oluşturuyordur herhalde.

Ben şimdi böyle anlatıyorum ama biliyorum şu an ne dediğinizi; “Kısa kes, böceklere gel” diyorsunuz. Çinliler her şeyi yiyebilen insanlar olarak tanınıyor ki bu doğru. Kedi, köpek, yılan, fare, örümcek, hamamböceği, çekirge, kırkayak, … liste uzayıp gidiyor.

Çinli arkadaşıma konuyu açıp biraz konuşturmak istedim. Sevdiği ve sevmediği abuk yemekleri saydı. Tatlarını anlattı. “Peki neden?” diye sorduğumda öyle beklediğim cevapları alamadım. Beklediğim cevap ta “Biz çok kalabalığız, yiyecek yok, ondan her türlü protein kaynağını değerlendiriyoruz” idi. Çok eski zamanlarda, nüfus bu kadar fazla değilken ve protein sıkıntısı yokken (ki şu anda da yok) dahi çekirgeyi severek yiyorlarmış.

Arkadaşımın kendi anlatımı ile Çin’de yediğiniz hayvanın güçlerini aldığınıza inanılıyormuş. Kaplumbağa size uzun ömür, akrep ise kuvvet veriyormuş.

“Her şeyi yiyorsunuz gibi duruyor, yemediğiniz bir şey var mı?” diye sorduğumda yenebilir sınıflandırmasının bir parolası olduğunu öğrendim. Amca dedi ki “Bize göre sırtı güneş gören her şey yenilebilir”. Bu hesapta toprak altına yaşayan şeyleri yemiyorlar diye anlıyorum.

Gelelim böcek olayına. Çin’e gelmeden hazırlıklıydım göreceğim böceklere. Pekindeki ilk saatlerimde önünden geçtiğim sokak satıcılarında gördüğüm görüntüler beni şaşırtmadı ve iğrendirmedi.

Bu fotoğraf da o tezgahlardan birinden.

Böcek Tezgahı

Böcek Tezgahı

Önce tezgaha bakalım. Sıra ile sayıyorum. Ön sıra; siyah akrepler, ipek böceği larvaları, kırkayaklar, hamamböcekleri, sarı akrepler, denizyıldızları. Arka sıra; denizatları.

Sistem şöyle çalışıyor. Şişi 3 Yuandan, istediğiniz çeşitlerden alıyorsunuz. Pişirici arkadaşa kızarmış mı, ızgara mı istediğiniz söylüyorsunuz. O da size 1 Yuan farkla büyük seçim ister misin diyor? (Yok yok, demiyor öyle bir şey. Ne kadar ekmek, o kadar köfte) Kızarmış derseniz arkada kaynayan yağa batırıyor şişi. Izgara derseniz ızgaraya basıyor.

Sonra afiyetle yiyorsunuz.

Sorduğum Çinlilerin hepsi sarı küçük akreplerin çok lezzetli olduğunu söyledi. Siyah olanlar sağlıklı diye biliniyormuş ama her sağlıklı yiyecek gibi lezzeti o kadar da güzel değilmiş.

Bunları yiyen insanlara bakınca da düşündüğüm kadar iğrenç bir manzaraya bakar gibi hissetmedim. Sarı akrepleri tek lokmada yedikleri için görüntü kötü olmuyor. İpek böceği larvalarını da yiyecekseniz Allah aşkına tek lokmada yiyin. Yarısını ısırırsanız içinden turuncu bir sıvı akıyor. O pek hoş görünmüyor işte. Bu tezgahla ilgili şaşırdığım bir şey de şu oldu. Merakla çok yaklaşmışım tezgaha, dizim çarptı. Çarpınca tezgah sallandı ve lahanaya saplanmış çöp şişteki sarı akreplerin hemen hepsi çırpınmaya başladılar. O an anladım ki akrepler hala canlı. Yani taze taze yiyorsunuz. İçiniz rahat olsun.

Sokak yemeğiFotoğrafta göremediğiniz bir de koku durumu var. Bu böcek tezgahlarının olduğu sokaklarda belirgin bir koku var. Zamanla o kokuyu da öğreniyorsunuz. 4 yıl sonra Pekin’de bir sokağa girince kokuyu duyar duymaz “Hmmm, kızarmış böcek kokusuuu” dedim. Unutmamışım.

Ve şimdi esas iğrenç hikayeye geleyim. Gerçekten de böcek yiyen insanları izlerken içimde hiç bir his oluşmadı, iğrenmedim, yüzümü buruşturmadım. Gönül isterdi ki bu durum tüm Çin seyahatim boyunca sürsün. Aramadığım iğrençliği en beklemediğim yerde buldum. Çalıştığım fabrikada.

Fabrikadaki ilk günüm. Öğlen saatleri, ev sahibim Wang hadi yemeğe gidelim dedi. (Aslında sadece işaret etti çünkü kendisi ile konuşamıyorduk Bknz: Dil başlığı). Yemekhaneye geldik. 10 çeşit yemek var. Konuşamadığımızdan soramıyorum da içinde ne var diye. İncik cıncık şeyler, kımıl kımıl hepsi. Baktım en güvenli gözüken şey mantar çorbası gibi bir yemek. Ve onu aldım. Bayağı büyükçe bir kase, içinde şeffaf, hafif kahverengi bir su ve 30 çeşit mantar. Çin’deki mantar çeşidi sayısı sizi şaşırtabilir. Bunların 27 tanesini ilk kez görüyorum. Kimisi yosun gibi, kimisi saman kalınlığında. Ama sonuçta mantar. Kaseyi tepsime aldığımda yemekhaneci amca bir tane de yumurta koydu tepsime. Soyulmamış, kaynamış gibi duran bir yumurta. Oh dedim. Bu da protein olur, hem yumurta tok tutar.

Masaya geldik. Ben tek tek mantarları tadıyorum. Arada yemeğin suyu ile mantarları ağzımdan içeri doğru kaydırıyorum. Mutluyum. Derken Wang kendi tepsisindeki yumurtasını soydu. Onu görünce ben de kendiminkini soydum. Çatal bıçak olmadığından yumurtayı ısırarak yemeyi planlıyorum. Tam ısıracakken gözüm Wang’a takıldı. Wang elindeki chop stickleri yumurtaya sapladı ve içinden bir şey çıkarttı. Ağzımın 3 santim önünde ısırılmayı bekleyen yumurtam ve ağzımdan daha büyük gözlerle ben Wang’a bakarken dona kaldım. İlk saniyede adamın yumurtasının içinden ‘Alien’ çıktı sandım. Hatta Wang’ın yumurtamdan ne çıktı diyerek gidip şikayet edeceğini düşünecek kadar da safmışım o dönem. Ama tüm bu düşünceler 1 saniye bile sürmedi çünkü Wang o uzaylıyı afiyetle ağzına götürdü.

Alien, Wang’ın tam ağzına girerken kendimi toparlayıp o garip yaratığa bir daha baktım. Ve tanıdım kendisini. Bildiğin civciv. Civciv de değil aslında, daha sadece civ. Ama gagası, kocaman patlak gözleri, ayakları, tüysüz kanatları … hepsi yerinde.

Öyle korku dolu bakmışım ki masadaki konuşabilen insan evlatlarından biri beni dürttü ve garip bir gülme ile konuşmaya başladı. “Biz yumurtayı böyle severiz. Hahahaha. Yani dolu.. Hahahah. Sizin yumurtalarınız hep boş.. Hahahah. Boş yumurta iyi değildir. Hahahaha”

Yumurtamı sessizce tepsime koydum. Adama o an “Tamam anladım da neden psikopat gibi gülüyorsun?” demek istedim, diyemedim. Nasıl diyeyim. Burada yumurtaları kuluçkada bekletip içinde civciv büyüdükten sonra yiyen bir zihniyetten bahsediyoruz. Nasıl kafa tutayım adama?

Ben mantarlarımı yemeğe devam ettim. Wang ağzından gelen katır kutur seslere aldırmadan yumurtasını bitirdi.

Ben böceklere hazırlıklıymışım ama yumurta darbesini beklemiyordum. İşte siz benim gibi olmayın, yumurtaya da hazırlıklı olun.

Ama sonraki seyahatlerimde gördüm ki Çin’deki herkes böcek yemiyor. Mesela Hohhot bölgesinde bir tane bile böcek tezgahı çıkmadı karşıma. Oysa Pekin’de sağda solda önünüze çıkıyordu akrepçi amcalar.

Bebek aslanAyrıca akrep gerçekten çok popüler bir yiyecek olsa gerek hemen her menüde mutlaka kızarmış akrep görüyordum. Düzgün bir restoran düşünün, menüde de hiç böcek falan yok, en abuk hayvanlar eşek falan, ki bunları zaten normal kabul ediyoruz. Yani güzel, güvenli bir mekandasınız. Ama tatlılar kısmına geldiğinde mutlaka dondurma üzerinde kızarmış akrep tatlısını görüyorsunuz.

Bir gün benzer menüye sahip bir restoranda, farklı farklı yiyecekler sipariş etmiş, yemeğimi beklerken düşündüm; yemeklerimin bazıları kızarmış yiyecekler. Acaba mutfakta akrepler için ayrı, diğer yiyecekler için ayrı kızartma yağı var mıdır?

Cevap; tabii ki yoktur. Eğer patates kızarmasının üstünde küçük yanmış bir bacak görürseniz çok arıza çıkartmayın.

Böcek yeme konusunda hemen hepimiz aynı fikirdeyiz; “İğennçççç, asla yememmmm” diyoruz genelde. Oysa hepimizin torunları, hatta çocukları böcekle beslenmek zorunda kalacak. Birleşmiş Milletlerin çarpıcı ve tüm dünyada kabul görmüş bir raporu var. 2050 yılında dünya nüfusu 9 milyarı geçecek ve 9 milyar insanın protein ihtiyacını büyük ve küçükbaş hayvanlardan karşılamamız imkansız. Bir sığırı ele alalım. Doğuyor, büyüyor, kesilecek kıvama geliyor. En az 2 yıl, bazen daha uzun bir zaman alıyor bu süreç. Bir sığır doğduğu andan kesildiği ana kadar tonlarca yem yiyor, yüzlerce litre su içiyor. Ve sonunda ortalama net 300 kg et alıyoruz kendisinden.

Oysa konu böcek olduğunda yumurtadan çıktıktan birkaç ay sonra yetişkin hale gelip yenilebilir boyuta ulaşıyorlar. 10 kg yem ile 9 kg böcek proteini elde edebiliyorsunuz. 10 kg yemin kesimhaneye giden bir sığırdaki etkisi gramlar mertebesinde. Sığırdaki ette protein dışında kolesterol var, yağ var. Böcek etinde hiç kolesterol yok ve çok sağlıklı saf protein var. Sığırların çevreye etkisi, saldığı sera gazı miktarı ise böcekle kıyaslanmaz. Yani uzun lafın kısası 2050 yılında temel protein kaynağımız böcekler olacak. Haa kıtır kıtır çekirge yemeyebiliriz belki ama yemeklerimize süpermarketlerden aldığımız böcekten yapılma protein tozlarından katarak dengeli besleneceğiz. Eğer size bu düşünce çok ters geldiyse şimdiden vejetaryenliği düşünmeye başlayın.

Adamlar böcek yiyerek bu kadar sağlıklı beslenirken bir sürü haksız yoruma da maruz kalıyorlar. Deniyor ki “Yedikleri abuk subuk şeyler yüzünden boyları kısacık kalmış”. Tabii ki doğru değil. Genetik faktörleri yok sayarak söylüyorum, bu insanların esas sorunları yedikleri şeyler değil, yemedikleri şeyler.

Çin hayaletiÇinliler süt ve süt ürünlerini tüketmiyorlar. Bence en büyük sorun bu. Bu nedenle olduğunu sanıyorum, genel olarak halkın dişleri, tırnakları feci durumda. Çin’in orta kuzey kısımları, daha doğrusu Moğolistan’a yakın ve Moğol yoğun kısımları ülkenin mandıra bölgesi olarak biliniyor. O kısımda arada yoğurt benzeri bir şeyler içildiğini gördüm. O kadar kalsiyum bile fark yaratmış olacak ki insanlar diğer bölgedeki halka göre çok daha sağlıklıydı, dişler daha düzgündü, ciltler daha güzeldi. Bu durum yokluktan da değil, alışkanlıktan, kültürden kaynaklanıyor. Kaldığım, dünyanın en lüks otellerinden sayılan, ve çoğu seyahatimde bulmadığım kahvaltı kalitesini gördüğüm otelimde dahi peynir yoktu. Peynir yok ama başka ne ararsanız var. Dünyanın her bölgesinden seçme kahvaltılıklardan büfeler yapan otelin peynir ikram etmemesi tesadüf olamaz, yokluk hiç olamaz.

Okuduğum kadarı ile Çinliler genetik olarak ‘laktoz intolerant’ insanlarmış ki az süt tüketen herkes genelde böyle oluyor. Yani süt şekeri bu arkadaşları bozuyor. Hemen aşırı gaz oluşumu, mide bulantısı ve sonunda o oluşan gazın dışarı atılması hadisesi oluşuyor. 1.4 milyar insanın gaz çıkarmasının atmosferdeki karbon miktarını nasıl arttıracağını düşünürsek bu olaya doğanın dengesi demek istiyorum ve süt içilmemesini destekliyorum. 🙂

Biraz da yemeğin kendisine değil, sunumuna ve yeme sürecine bakalım.

Çinliler yiyecekleri şişlere takıp yemeyi çok seviyor. Gördüğünüz gibi böcekler bile çöp şişlerde takılı. Sokakta böcek dışında çok sayıda seyyar araba et, kalamar, tavuk gibi farklı yiyecekleri şişlere takıp satıyor. Özellikle akşamüstü 18-20 arasında bu arabalar piyasaya çıkıp belli başlı köşelerde yoğunlaşıyorlar. Başları da her daim kalabalık oluyor. Arabaların yarısı kömür üzerinde ızgara yaparken diğer yarısı kızartma veya haşlama usulü şeyler yapıyor. Özellikle haşlama usulü olanlar ilginç görünüyordu.

Şişler üzerindeki etlerden, tavuklardan, sosislerden seçiyorsunuz ve ortada kaynayan koyu kahverengi bir sıvıya daldırıyorsunuz. Ama unutmayın burası bir seyyar tezgah ve sokaktasınız. Sizin gibi 5 kişi de 4 ter tane şişi aynı suya sokmuş oluyor. Sonra o şişleri sudan alıp içine şeffaf bir poşet koyduğunuz kaseye alıyorsunuz. Bir kaç kepçe de yemeğin suyundan alıp elinizde hızlı hızlı yiyorsunuz/içiyorsunuz. Çünkü kasedeki şey yemekten çok çorbaya benziyor. Yemeğiniz bitince kasedeki poşeti atıp kaseyi tezgaha geri bırakıyorsunuz ki satıcı aynı kaseyi yıkamadan tekrar kullansın. Naylon poşette çorba içmek, o karışık suda bekleyen şişler falan bana hiç iştah açıcı görünmedi.

Sadece seyyar satıcılar değil, restoranda da bir sürü şey şişte geliyor. Zaten yemeklerini çubuklarla yiyen adamların yemeği de çubuklara saplaması çok anormal değil.

Cennet TapınağıChop sticklerle yemek yemek ilk başta farklı bir alışkanlık gibi görünse de artık farklı algılamadığımdan yazmayacağım. Chop stickleri geçsek bile kaşıkları bana hala ilginç geliyor. Arada kaşıkla da bir şeyler yiyorlar ki neden yediklerini de anlamıyorum. “Eee çorbayı nasıl içecek ki, tabii ki kaşık kullanacak” diyorsunuz belki de ama çorbayı kase ile içiyorlar, kaşıkla değil. Hatta meyve suyunu bile kaseye koyup içiyorlar fabrikada. Ama masa da bardak ta var. Suyu bardakla içen adam meyve suyunu neden kase ile içiyor anlamıyorum. Ama kaşıklarının şekilleri garip geliyor bana hep. Kaşık genelde sulu noodle gibi şeylerde kullanılıyor.

Çin’de iki ayrı fabrikada çalıştım. İkisinde de chop stickler, tepsiler, kaşıklar iki renkti. Singapur’da da iki renkti ve yeşiller helal yemekler için ayrılmıştı ve Müslüman çalışanlar bu yeşillerle yiyordu.

Burada sordum, konu dinle veya helal yemek ile ilgili değil. Taşeronlara farklı renkte chop stick, tabak veriyorlarmış. Sebebini bilen yok ama. Aynı yemeği mi yiyorlar dedim. Cevap evet. Zaten aynı yemekhanede yiyorlar. Peki saymak için, para hesabı için mi diye sordum. Yooo, yemek bedava. Taşeron çalışanları pis mi geliyor size, ondan mı ayırıyorsunuz dedim. “Hayır, yok öyle bir şey” dediler. Ben soruları sordukça bana cevap bulmaya çalışan masa ahalisi de sebebi merak etti. Bu her yerde böyledir ama sebebini bilmiyoruz dediler. Peki evinizde diye sordum. Sonra ufaktan sebebini buldum gibi hissettim. Evlerinde de gelen misafire farklı chop stick verirlermiş. “Misafire iyi olan takımı sunmak için falan mı?” diye sorunca öğrendim ki bizdeki gibi misafir takımı durumu da değilmiş. Aynı kalite, aynı chop stick ama rengi ya da işlemesi farklı olur dediler. Demek ki adamlar misafire veya dışarıdan gelene verdiği chop sticki kendi ağzına sokmuyor. Haa 400 kişilik fabrikadaki herkes aynı aileden sayılıyor ve aynı çubukları paylaşıyorlar o ayrı.

Chop stickle veya kaşıkla veya elle veya direkt kaseden… Nasıl yerse yesin, bir Çinli ile yemek yemek bir süre sonra sinir bozucu oluyor. Ya da benim gibi bir şeye taktı mı takan insanlar için öyle oluyor demeliyim. Ben de sesli yiyenlere takığım, ağız şapırdatanlara ve özellikle yemek bittikten sonra 5 dakika ağız şapırdatmayı kesmeyenlere. Çinliler de bu konuda bir efsane. Aslında adamlara kızmıyor olmam lazım çünkü bu şekilde yemek adamların kendi kültürü, kendi toplumlarında hiç garip karşılanmıyor. Kimi kültürde yemek yedikten sonra geğirmek te ev sahibine iltifat kabul ediliyor.  Ama ne yapayım, ben dayanamıyorum. İlk günler ilginç geliyordu biraz, ama 10 gün sonra zaten ülkeden sıkılıyorsun, her şey batmaya başlıyor, işte o zaman karşındaki adamın yiyişi seni deli ediyor.

Sok kafanı, sok

Sok kafanı, sok

Beni deli eden yiyiş şu; adamlar kafalarını yemek yedikleri kabın 3 parmak üstüne kadar sokuyorlar, sonra chop stickle yemeğin ucunu ağzına sokup geri kalanını emiyorlar. Hüüüpppüpüpppppppüppppp diye bir ses. Bu ses her 3 saniyede bir tekrarlanıyor. Kafayı öyle sokmaları, acele acele yemeleri, çıkan sesler… Bak gene sinirlendim.

Bu yeme şeklinin sebebi bence noodle çorbalarını chop stickle yemeye çalışmaları. Noodle’ı chop stickle yeterince kavrayıp ağızlarına götüremiyorlar. Ancak ucunu ağzına sokup geri kalanı emiyorlar. İşte o emme sırasında da ses çıkıyor. Yine bu emme sırasında yemeğin suyu her yere sıçradığı için kafayı da kaseye sokuyorlar. Arada da suyunu kaseyi kafaya dikerek içiyorlar. Fotoğraflara bakın, görün ne kadar sokuyorlar kafalarını.

Bir de bu insanlar plastik kovalarda satılan, içine kaynar su koyulup yenilen hazır noodle çorbalarını pek seviyorlar. Otel odalarında hep görürdüm ve kimse yemez herhalde bunu derdim, yanılmışım. Bir kaç havaalanındaki loungelarda biraz vakit geçirmem gerekti. İçeri giren bir Çinli hemen bu hazır yemek kaselerinden alıyor raftan (kase dediğime bakmayın, resmen kova, o hacmi nasıl midelerine sığdırıyorlar anlamadım), sonra kettle’a koşup su ısıtıyor. Su kaynayınca önce elindeki plastik kovaya dolduruyor sonra etrafına bakıyor, nerede yersem Kamil’i gıcık ederim diye düşünüyor ve hemen yanımdaki koltuğa oturuyor. Kurumuş etler kaynar su içinde çözülürken cep telefonunu çıkarıp bir şeyler okuyor. 5 dakika sonra telefon elinde kafayı gömüp hüppp hüppp biraz yiyor. Kafayı kaldırıp biraz telefondan bir şeyler okuyor. Sonra biraz daha yiyor. Acılı ve sıcak olduğu için 10. dakikadan sonra bir de burun çekme ekleniyor senfoniye. Tam o sırada soluma da birisi oturuyor. Sesler stereo oluyor. Sonra karşı yana biri, arkama biri…. Hohhot-Pekin uçağını beklerken o kadar gıcık oldum ki yanımdaki adamın kafasını o kaynar su dolu kaba bastırmayı nasıl istedim anlatamam. Çok değil 5 cm itsem suratı girecekti ne güzel.

Hadi noodle çorbasında kafayı sokmak mantıklı ama herhalde alışkanlık yapmış her yemekte tabağın içine aşırı eğiliyorlar.

Bu kadar seyahatin bir etkisi mi bilmem ama son 2 yılda farklı kültürlere karşı aşırı tahammülsüz olmaya başladığımı fark ediyorum. Eskiden hiç böyle değildim. Şimdilerde yargılıyorum, kızıyorum, sinir oluyorum. Hepsi 6. Suudi Arabistan seyahatimde başladı. Bakalım ne zaman geçecek.

Restoranlarda gözüme takılan ilk konu garsonların başınızda dikilmesi oldu. Özellikle turistik olmayan yerlerde yemek bulmak çok kolay değil. Bir restoran beğeniyor ve giriyorsunuz. Zaten İngilizce konuşan bir garson bulmayı hiç beklemiyorsunuz. Ama konuşmasa da garsonlar size yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yine ülkede elime aldığım menülerin neredeyse tamamı resimliydi. Pekin’de iken turistler için resimli yapılmış diye düşünmüştüm oysa sonraki zamanlarda gördüm ki olayın turistlerle ilgisi yok. Hiç alakasız iç bölgedeki bir kasabadaki restoranın menüsü de fotoğraflı. Haaa, fotoğrafların tarzı bizim estetik anlayışımıza göre lezzetli göstermekten uzak ama yemeği seçerken çok işe yarıyor.

Neyse restorana girdik, iyi niyetli garsonunuz sizi masaya yerleştirdi, sonra önünüze resimli menüyü koydu. Her şey normal. Ama dikkat ettiyseniz menüyü koydu ve gitti demedim. Çünkü anormal olan şey garsonun gitmeyip başınızda beklemesi. Zaten hiç bir yemeği bilmiyorum, zaten 8 gündür öğle, akşam Çin yemeği yemekten sıkılmışım ve zor seçiyorum, zaten menüyü bilmiyorum, zaten fotoğraftan içindeki malzemeleri algılamak zaman alıyor, … Bırak menüyü 5 dakika sonra gel değil mi? Yok, garson öyle başınızda bekliyor. Seçmeye çalışırken başında birinin beklemesi insanı baskı altına alıyormuş onu anladım, ilk seferlerde 5 dakika müsaade et menüyü inceleyim dedim, daha doğrusu demeye çalıştım. Baktım olmuyor, garson bir adım bile uzaklaşmıyor sonra teklif bile etmedim. Başımda öyle bekledi arkadaşlar. 3 dakika boyunca biri başınızda beklemeden durumun size hissettirdiği garipliği algılamanız imkansız.

Çin çatılarıSiz siparişi verince bu garson gidip size ya bir bardak sıcak su ya da sıcak su dolu bir çaydanlık getiriyor. Sıcak su içme hadisesi burada çok yaygın. 2 yıl önce Singapur’da çalışırken Çinli ev sahibimin ısrarı ile her öğlen yemeğin yanında sıcak su içmiştim. Sindirim sistemine çok iyi gelcek, fark edeceksin demişti. Sıcak dediğim çay içerken bardağa önce dem sonra sıcak su koyarsınız ya, işte bu dem koyulmamış çay gibi bir şey. Bildiğin saf kaynar su.

Hiç sıcak suyu böyle sade içmediğimiz için garip geliyor önce. Bir kere sıcak suyun bir tadı var. Su olmasından kaynaklı lıkır lıkır içeceğini düşünüyor insan önce, ama ağzın yanınca “içilmez ya bu” diyorsun. Sonra aklına geliyor çayı nasıl içtiğin. Yudum yudum içmeye başlıyorsun.

Neyse; 10 gün yemeklerimle birlikte sıcak su içtim sindirim sistemimi süper yapacak diye. Hiç bir fark olmadı. Son gün Çinli ev sahibimle de paylaştım sonucu, ya da sonuçsuzluğu.

Çinliler suyu soğuk içmiyor. Hava soğukken bunu anlamamıştım ama Temmuz sıcağında nerede su istersen iste %70 sıcak su geliyor. %30 da oda sıcaklığından biraz daha sıcak bir şey geliyor. Bir sabah kahvaltıda yediğim tatlılardan susadım. Su istedim. Kaynar su geldi. Soğuk su istedim. Bulamadılar koca otelde. Kaynar suyu yudum yudum içtim artık.

Yemeklere geri dönersek; evet Çin dışında yediğiniz Çin yemekleri ile gerçekten farklılar. Bazı yemekler çok ekstrem, bazıları öyle değil. Yani “Ben zaten Çin yemeği çok severim, Nişantaşında Çin restoranlarından çıkmam, Çin’de de süper şeyler yiyeceğim” hayali ile buralara gelmenizi önermem.

Zamanla farklı yemeklere o kadar alışmışım herhalde ki hiç zorlanmadan hemen her yemeklerini yedim. Ancak yediklerim süper lezzetliydi, yemeklere bayıldım diyemiyorum. Bir sürü tanıdığım Çin’de yiyecek bir şey bulmada ciddi zorlandılar. Gerçi son seyahatimde hep sebze ağırlıklı şeyler koyuldu önüme ve Türkiye’de yemediğim kadar kerevizi, lahanayı burada, hem de seve seve yedim. Geçen ay yediğim sebzelerin tamamı, Çin’de yediğim en lezzetli şeylerdi.

Restoranlardaki fişlerde dikkatimi çekti, gıdalarda vergi oranı 0. Ama emin de değilim vallahi. Fişte her şey Çinceydi, rakam kısmında yemeğin tutarı, altında %0 ve karşısında 0 yazıyordu. Doğal olarak da toplam yemeğin bedeli kadardı. Bu herhalde vergi yok demek olmalı.

Vergi yok diye illa ucuz olacak diye düşünmeyin. Özellikle turistik bölgelerdeki kaliteli, batı standardındaki restoranlar hiç ucuz değil. Ama 3 sokak paralelinde, yerel insanların gittiği yakın kalitedeki bir restoranda pahalı olanın 20’de 1’i fiyata doyabilirsiniz. Yiyecek kalitesi de değil 20, yarım kat bile az değil. Bu fiyatlandırma mantığı biraz arz talep meselesi sanırım.

Sonuçta Çinli halkın gittiği mekanlara giderek ekonomik ve çok daha özgün yiyecekler yiyebilirsiniz ama konu içecekse, işte o pahalı. Peki Çin’de ne içilir? Tabii ki çay.

Çay

Çay seremonisi

Çay seremonisi

Çayın anavatanındasınız diye çayın ucuz olmasını bekliyor insan. Ama gerçekten dudak uçuklatıcı fiyatlara çay satıyorlar. İlk ziyaretimde bir çay evine girdim. Menü geldi. 60 çeşit çay var. Fiyatlara baktım, 100 TL’den başlıyor. Anlamadım sordum; bu para kaç kişi için, gelecek şey çay değil mi, küveti çayla doldurup içine mi giriyoruz diye. Sonrasında zamanla ve deneyimle gördüm ki çay pahalı bir içecek.

Bir çay turuna katıldım. Turda tadım, çay seremonisi, anlatım vs yapıldı. Anlatan kızın söylediğine göre Çin’de gördüğümüz yüksek fiyatlı çaylar özel çaylarmış. Bunlar özel bitkilerin en doğru yerinden yapılırmış. Aroma, tat, koku, fayda, etki olarak bizim bildiğimiz çaylarla karşılaştırılamazmış.

Sizin ülkenizde çay diye içtiğiniz şey bizim burada çayın tozu diye çöpe attığımız kısmı, aslında çöpe de atmıyoruz, Lipton’a veriyoruz Avrupa’da satıyor diye anlattı. (Sevgili Lipton, alınma lütfen. Öyle anlatıyorlar 🙂 )

Bazı çaylar en az 5 yıl yaşlandırılıp tüketilirken bazıları taze iken tüketiliyormuş. Rize’de çay bahçelerini gezmiş biri olarak önüme koydukları bitkilerin yaprakların bizim çay diye bildiğimiz şeye hiç benzemediğini söyleyebilirim. Kaldı ki 5 farklı çay bitkisi çıkardı, 5’i de birbirine benzemiyor. Sonra seremoniyi anlattılar. Bu kısım biraz gereksiz göründü. Çayı yıka, boşalt. Su koy, boşalt. Demlenirken habire bir yerlere su döküyorsun. Biraz bardağa su koy, sonra kurbağaya su dök. Sonra bardaktaki suyu da kurbağaya dök. Sonra tekrar bardağa su koy. Biraz artistlik olsun diye yapılan hareketler var sunumda. Eminim seremoninin özünde her hareketin bir anlamı, hikayesi vardır ama günde 40 kere Amerikalı turistlere aynı şeyi yapmaktan bıkmış olacaklar ki sunumu yapan kız o kadar detaya girmedi.

Çay seremonisi

Çay seremonisi

Sonra tadıma geçtik. Bu XXX çayıdır diyor. Bir tutam alıyor. Camdan demliğe atıyor. Yıkayıp üstüne tekrar su koyuyor. Bu sırada anlatıyor o çayın marifetlerini. Demlenince küçük kaselere koyuyor. İçin bakalım ne tadı alacaksınız diyor. İçiyorsunuz ve toprak tadı, turunç tadı diyorsun. Önündeki kağıdı açıyor toprak ve narenciye yazıyor.

Ötekisi başka bir tat. Başka bir aroma. Çayların tatları o kadar farklı ki? Birisi ıhlamur ise diğeri ada çayı, öbürü normal siyah çay. Ama üçü de çay aslında. Ihlamur gibi başka bir çiçeğin demlenmiş hali değil. Aynı cins fakat farklı tür bitkiler. Bu tatlı olur diyor, içiyorsun bal gibi. Bu acıdır ama vücut ısınızı hızlı bir şekilde arttırır, birazdan terleyeceksiniz diyor. İçiyorsun terliyorsun.

Bu sunum ve tadım sırasında bol bol da bizim çay içme kültürümüzle dalga geçti. Çaya şeker konulmasını çok gülünç bulduğunu söylüyor, kaliteli bir çayı nasıl anlayacağımızı anlatıyor, gidince bildiğimiz en iyi çay ile öğrendiklerimizi denememizi söylüyordu.

“İlk kriter miktar olmalı” dedi. Sadece 3 tane yaprak alıp (ki bu minnacık bir tutam ediyor) kocaman demliğe atıyor. “Bu kadar çayla 3 tam demlik demleyebilirim ve renginde en ufak bir açılma olmaz” dedi. Ve gerçekten de olmuyor.

Başka bir gariplikte demleme süresi arttıkça tadının ve renginin değişmemesi. Bunu gözlemlediğim çayı son ziyaretimde otelimde içmiştim. Pazar akşamüstünü bu çaya ayırdım. Yemeğimi yedim, otelin lobisinde çay menüsünü aldım, uzun incelemelerden sonra bir tanesini seçtim. Kalp, damar ve dolaşım sistemine iyi gelen bir çaymış. Ateşini yükseltip, enerji verirmiş. Kıydım paraya sipariş ettim. Bir demlik içinde otlar ve zeytin büyüklüğünde bazı meyveler geldi. Demlik ağzına kadar dolu. Ben bekliyorum içmek için. 3 dakika sonra sunumu yapan kişi gelip demlikten bana bir bardak koydu. İçiyorum. Herhalde içmem 7-8 dakikadan fazla sürdü. İlk bardak 3 dakika demlendi. Demliğin içindekiler ise 10 dakikayı geçti. Bardağım boşalınca aynı kişi demlikten 2. Bardağı koydu. Renk aynı. Tadına baktım, aynı tat. Beklediği için daha koyu olmasını beklemiştim. İkinci bardağı 10 dakika da içtim. 3. bardak; hala aynı renk, aynı tat. Ve demlik boşaldı. Demliği sıcak su ile doldurdu. Ben de çaya akşam yemeğimin 2 katı para verdiğim için sonuna kadar içmeye kararlıyım. Bekliyorum ki çay açılacak, daha az tat, daha açık renk olacak. Olmadı öyle bir şey.

Neyse ben 3. demliğe geçemedim. Ama 2. demliğin son bardağı ile ilk demliğin ilk bardağı aynıydı bana göre. O gece ve ondan sonraki 2 gece çok ciddi uyku problemi çektiğimi de söylemeliyim. Vücut o kadar enerjiyi atamadı bir türlü.

Çay kültürünü inceledikçe, farklı şeyler gördükçe oradaki çayları takdir etmeye başlıyorsunuz.

Sonra etrafta türü, cinsi belli olmayan ucuz çaylar da buldum. Bunlar nispeten ucuzdu. Ucuzdu dediğim de yine 10-15 TL civarı. Öyle 2 liraya çay yok.

Çay Fincanı

Çay Fincanı

Eğer turistik olmayan bir yerde çay içmek isterseniz size Türk kahvesi fincanının iki katı kadar kulpsuz bir fincan geliyor. Altında olmasını beklediğiniz tabak ta kapak olarak fincanın üzerini örtüyor. Açıp bakıyorsunuz, içinde çay yaprakları var. Sonra masaya sıcak su dolu bir çaydanlık geliyor. Fincana suyu koyuyorsun. 2-3 dakika sonra içmeye hazır hale geliyor. Ama sorun var. İçindeki yapraklar öyle çökelmiyor. Suyun içinde yüzüyor. İlk seferinde etrafa bakıp Çinliler nasıl içiyor diye anlamaya çalışıyorsun. O üzerindeki kapağı çok hafif kaydırıp bir nevi süzgeç olarak kullanıyorlar. Ben deniyorum bir türlü olmuyor. Çünkü kapağı sadece 5 milimetre kaydırman lazım. Kaydırdıktan sonra onu orada tutman gerek, yoksa bıraktığın an tık diye geri gelip yerine oturuyor. Çinli amcalar tek elle fincanı avuçlayıp işaret parmakları ile de kapağı kaydırıp çok rahat içerken ben fincanı avuçlayamıyorum, çünkü çok sıcak. Ellerim alışmamış herhalde yanıyor, tutamıyorum. Kulpu da yok. Olsa da kulptan tutunca, kapağı diğer elle tutmak lazım. Ben ancak fincanı dudak payı kısmından, iki elimin baş ve orta parmaklarımla, yani 4 parmak yardımıyla tutup, yanmadan kaldırabiliyorum. Boşta kalan işaret parmakları ile de kapağı itiyorum. Ama fincanı içmek için eğince o kapak gene düşüyor, yüzüne kaynar çay sıçrıyor, dudağın yanıyor. Bayağı bir gıcık oluyorsun.

Çay fincanları ve kapakları

Çay fincanları ve kapakları

Sonra sonra kendi stilimi geliştirdim. Yine 4 parmakla tutup ağzıma getiriyorum, son anda burnumu kapağa dayayıp kaydırıyorum ve burnumu bastırmaya devam ederek içiyorum.

Bu arada ben çay da sevmem. Türkiye’de kahvaltı dışında neredeyse hiç çay içmem. Kahve insanıyımdır. Ama burada Çay içecem diye bayağı bir kastım.

Fabrikadaki çay bardakları

Fabrikadaki çay bardakları

Çalıştığım ofisteki insanlarda gözlemlediğim çay içme sıklığı ve şekilleri de ilginçti. Herkesin uzun ve ince, küçük termoslara benzeyen, cam veya porselen çay bardakları vardı ofiste. İçine farklı farklı çaylar koyup gün boyu üzerine su ekleyerek içiyorlar. Ofiste dolaşırken her masada içinde başka renk çaylar olan bu uzun bardakları görüyorum. Bazıları daha modern, kapağının olduğu yere bir süzgeç koymuşlar, kapakla uğraşmıyorsun. Ama bir çoğu hala kapakla süzülüyor. Bazı insanların, bazı günler, çay bardaklarında yapraklarının arasında kırmızı toplar görüyorsunuz, öteki gün farklı renkli bir şey içiyor, bazı günler mis gibi kokan bir şey içiyor. Aynı kişiler her gün farklı şeyler içiyor. Çay dediğin şey tek bir tadı, tek bir içeceği tanımlamıyor burada.

Çin kasabı

Çin kasabı

Pekin’de iyice kenar mahallelere dalıp oraları geziyordum bir kış gecesi. Bizim pazarlarımıza benzeyen bir yere geldim. Sadece çok daha küçüğü, bir iki sokak uzunluğunda 50 kadar tezgah. Saat 8’i biraz geçiyordu ve tezgahlar yavaş yavaş toplanmaya başlamıştı. Satılan yiyecekler ilginç gelmişti. Bir sürü kurutulmuş et, kurutulmuş balık, kurutulmuş sebze tezgahı vardı. Kışın taze yiyecekler bulamadıkları için kurutulmuş gıdaya yöneliyorlar sanırım. En azından düşük gelirli mahallelerde durum böyle gibiydi. Aralarda ise kasap tezgahları vardı. Pazarda kasap nasıl olur diye düşünüyor insan. Herhangi bir soğutucu, dolap yok. Tahta tezgaha etleri dizmiş. Ve muhtemelen sabah gelmiş. Akşam olmuş etlerin bazıları hala duruyor. Etlerin üzeri kurumuş hatta çürümeye başlamış. Tezgaha ve yere suyu akmış. Üstü sinek dolu. Kokuyu söylemiyorum. Ben bakarken biri gelip bir parça et aldı gitti. Aynı şekilde domuz kafaları, burunları, kulakları, satılıyor.

IMG_3156 IMG_3155 IMG_3154

Daha sonra yine şehrin başka bir tarafında bir kasap dükkanı gördüm. Etler yine açıkta ve yukarıdan asılmıştı. Muhtemelen kasabın bir buzdolabı vardır ama sattığı etleri oda sıcaklığında tutuyordu.

Bunları gördükten sonra yemeklerde tabağıma gelen etlere biraz farklı gözle bakmaya başladım.

Bu insanlar bunları yiyorlar, peki sonra nasıl yakıyorlar? Tabii ki spor yaparak…

Spor

Bu insanların spor merakı biraz ilginç. Bir kere benim izlenimim ülkedeki herkes kendi çapında biraz spor yapıyor gibi, özellikle yaşlılar. Çin’deki fabrikada mesai çok erken saatte başladığı için beni de güneşin doğduğu saatlerde otelimden alıyorlardı. O saatte kalkmak bana ne kadar koyuyordu anlatamam. Ben bu saatte neden işe gidiyoruz diye kendi kendime söylenirken geri kalan halkın çoktan kalkıp işe başladığını görünce söylenmeyi kesiyordum. Tam susmuşken, artık çalışmayan, çalışmayacak yaşa gelmiş dedeler, nineler yine beni söylendiriyordu.

Ya gelmişsin 70 yaşına, ağzında diş kalmamış, sabah 6:45, giyinip parka gelmişsin, esneme hareketleri yapıyorsun. Git yat, uyu değil mi? Asap bozucu.

Çin’e gelmeden parkta herkesin Tai Chi yaptığını görmeyi beklemiştim ama nedense çok çok az gördüm Tai Chi yapan insan. Hemen herkes belediyenin bizim parklara da koyduğu uyduruk aletlerde çalışıyordu. Nedense buradaki aletlerin bizim aletlerden farklı olmasını bekliyor insan ama hepsi aynı. Hem de bana en saçma gelen alet bile aynı. İçinizde bilen varsa anlatsın, yan yana iki tane çember olan, ellerinle tutup döndürdüğün alet hangi kasınızı çalıştırıyor? Buradaki dedeler bile o diskleri döndürüyorlar büyük bir hevesle.

StadyumHohhot’daki otel odam şehrin stadyumuna bakıyordu. Sabah 05:30’da kalkıp pencereden bakınca ilk stadyumu görüyordum ve yine sinirim bozuluyordu. Yüzlerce insan stadyumda koşuyor. Ya saat kaçta kalktın, giyindin, stadyuma geldin, koşmaya başladın. Güneş daha yeni doğuyor. Deli misiniz? Adamların spor merakı cidden beni gıcık etti.

Böyle spor yapacak kadar vakti olmayan insanların fırsat bulduklarında yaptıkları egzersizler de ilginçti. Araba ile yoğun sabah trafiğinde gıdım gıdım gidiyoruz. Bir otobüs durağının önünden geçerken bir kadın dikkatimi çekiyor. 40-45 yaşlarındaki bu teyze olduğu yerde çömeliyor, kalkıyor, çömeliyor, kalkıyor, çömeliyor, … Piston gibi. Bu kadın otobüs beklerken egzersiz yapıyor.

İlk sabahımda yoğun trafikte bir adamın yolun kenarındaki ağaca sırtını vurduğunu gördüm. Ağacın bir adım önünde, sırtı ağaca dönük, tüm gücüyle kendi sırtını ağaca vuruyor. Sonra kalkıyor, bir daha. Allah allah bu ne ki diye düşünürken araba ilerledi.

İkinci sabah aynı ağaca sırtını vuran başka bir adam gördüm.

Üçüncü sabah bir teyze ağaca sırtını vuruyordu bu sefer.

Ağaca sırt vurmak gibi bir spor var da ben mi bilmiyorum? Hafta sonu yürüyüş yaparken o ağacın yanına gelince gördüm ki ağacın orasına bir minder gibi bir şey bağlanmış.

Ama amaç nedir? İnsanın neresini çalıştırıyor bu hareket, çözemedim.

Çin’de popüler sporlar ne diye merak ettim. Dünyadaki en popüler spor olarak kabul edilen futbol, Çin’de o kadar da popüler değil. Hani her ülke futbol sevmeyebilir ama Çin bu konuda hiç varlık gösteremiyor. Ne dünya kupasında ne Asya kupasında esamisi okunmayan bir ülke. 1.4 milyardan nasıl olup ta orta düzey bir takım bile çıkmaz diye düşündüm. Sonra öğrendim ki devlet, spor dallarını sınıflandırmış ve bu sınıfları önceliklendirmiş. Önce toplu sporlar ve topsuz sporlar demiş. Toplu sporları da büyük toplu, küçük toplu sporlar diye ayırmış. Sonra sadece küçük toplu sporları destekleme kararı almış. O nedenle büyük topla oynanan spor dalları Çin hükümetinden destek alamıyormuş. Futbol da nizami futbol topunun çapı nedeniyle elenmiş gitmiş. Ama adamlar pinponda çok iyiler. Neden? Çünkü topu küçük. 🙂

 

Çin bitmez, yazacak ufak ufak başka şeyler de vardı ama baktım ki 50 sayfaya yaklaştık, dur dedim kendime.

Ama önümüzdeki 2 yıl içinde en az 3 kere daha başka bölgelerine gideceğimi sanıyorum. Ara ara bu sayfayı da güncellerim. Ama siz en iyisi blogumun facebook sayfasını takip edin.

Reklamlar
  1. #1 by Abdullah Yurtoğlu on 16 Temmuz 2014 - 18:12

    Tebrikler güzel yazı..

    • #2 by Kamil on 16 Temmuz 2014 - 18:16

      İlk yorum çok hızlı geldi 🙂
      Teşekkür ederim.

      • #3 by kirisa on 18 Temmuz 2014 - 00:14

        abi çubuklarda takılı olanlar ne öyle ya :)) offf midem kalktı ya.

        • #4 by Kamil on 18 Temmuz 2014 - 01:25

          Böcük onlar böcük. Korkma. 🙂

          • #5 by kirisa on 18 Temmuz 2014 - 01:49

            sen tadına baktın heralde? :))

  2. #6 by Okan ÖZDEMİRTUFAN on 17 Temmuz 2014 - 21:33

    Durmak yok yola devam.Güzel olmuş.

    • #7 by Kamil on 19 Temmuz 2014 - 10:24

      Ne durması, bir ay içinde Kenya var sırada…. 🙂

  3. #8 by hale on 24 Temmuz 2014 - 07:26

    cin ile ilgili yazinizi ilgiyle okudum. Guzel ifade etmissiniz gorduklerinizi, ben de benzeri gozlemlerde bulunmuştum. Cin de ne kadar kaldiniz bilmiyorum ama bazi konulardaki yorumlarinizin biraz daha fazla kalsaydiniz daha değisik olacagindan eminim. Birçok olayi dogru tesbit etmişsiniz ama yorumlar tabii cok farklı olabiliyor, kalis zamaniniza, ayni konudaki gozlemlerin yogunluguna, kültürün derinliklerine inebilmeye bagli. Çin cok buyuk, kultur de o denli buyuk, karşılaşilan tipler de bir o kadar çok. Her türlü insan gormek mumkun, onun icin fazla genelleme yapmamak gerekir diye dusunuyorum.

    • #9 by Kamil on 24 Temmuz 2014 - 13:07

      Merhaba,
      Aslında aynı düşünüyoruz ve yazımda elimden geldiğince bu genelleme konusunda bu açıklamayı yapmaya çalışmıştım.
      Kesinlikle tüm bir topluma AAAAA veya BBBBB gibi sıfatı yakıştıramayız.
      Yine yazıda defalarca tekrarladım, büyük şehir insanı ile küçük şehir insanı, turstik bölgelerdeki davranışlarla, endüstriyel bölgedeki davranışlar çok ama çok farklı diye. O nedenle ne Çinlilerin hepsi pistir diyebiliyorum ne de hepsi temizdir. Aynı şekilde hepsi üçkağıtçıdır diyemediğim gibi hepsi de çok ahlaklıdır da diyemiyorum.
      Tek yapabildiğim kendi deneyimlerimi açıklamak.
      Benim de turistik alanlardaki deneyimlerim biraz negatif oldu işte. 🙂
      Kaldı ki, Çin gerçekten çok çok büyük bir ülke 3-5 kere giderek tanınması pek mümkün değil. Önümüzdeki 2 sene içinde orta ve güney kısımlarında hiç gitmediğim turistik olmayan bölgelerine de gideceğim. O zaman eklemelerim olacak bu yazıya.
      Çok teşekkür ederim yorumunuz için.
      Selamlar

  4. #10 by ayşe on 24 Temmuz 2014 - 20:54

    çin yazınızıda çok beğendim iftardan önce başladım iftara 10 dakika kala kızarmış böcüklere geldim dedim şimdi yemekte aklıma gelmesin :)ara verdim şmdide yazdıklarınızın tamamını okudum yazım şekliniz gerçekten çok hoşuma gitti siz insanları yaşayış tarzlarını gözlemlediğiniz kadar kültürlerini yazıyorsunuz ben yazılarınızı çok sevdim hepsini okumayı düşünüyorum bende gittiğim yerleri paylaşmak gittiğim yerlerle illgili şu şekilde şuraya gidersiniz şu num otobüse binin gibisinden faydalı olabileceğimi düşünüp blog açtım ama açtığımla kaldım yok yazma yeteneği bende sıfır çok güzel anlatırım ama yazamıyorum bu arada benim lenslerim ıs sız belki ondan gece çekimlerim kötü oluyor

    • #11 by Kamil on 24 Temmuz 2014 - 23:51

      Floransa fotoğraflarımdaki lenslerim de IS’siz 🙂 Ama IS güzel bir teknoloji.
      Yazma konusuna gelince, güzel anlatıyorsanız anlatır gibi yazın. Yazdıkça okunur o. Ki ben de anlatır gibi yazıyorum. Bir sayısalcıdan bu kadar oluyor diyebilirim kendi adıma.
      Diğer yazılara geçecekseniz Singapur ile devam edin derim. Sonra da Pakistan olsun.

  5. #12 by Murat Bilgin on 26 Temmuz 2014 - 01:04

    Çin ile ilgili bugüne kadar okuduğum en doyurucu yazıydı. İzlenimleriniz paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Kara yoluyla Çin’e, Hindistan’a gitmeyi düşünen benim gibi fakir “sırtıçantalılar” için fiyatlar hususunda biraz daha bilgi olsaydı daha mı iyi olurdu acaba?
    Okurken kim olduğunuza ve orada ne yaptığınıza bakmak için de olsa yazıdan ayrılamadım. Oturdum, okudum, bitti; şimdi de kalkıyorum 😉
    Birazdan Hindistan izlenimlerinizi okuyacağım… Çay içmem lazım!

    • #13 by Kamil on 26 Temmuz 2014 - 08:49

      Güzel yorumunuz için teşekkürler…
      Sırt çantalı gezginler için bu iki ülke de cennet sayılabilir. Benim gezilerim iş amaçlı ve müşterilerim tarafından ödenen lüks yolculuklar olduğundan tam deneyimleyemedim ama gerçekten çok ekonomik olarak karnınızı doyurabilir, yolculuk yapabilirsiniz. Eğer turistik restoranlara uğramazsanız yiyecek fiyatları saçma sapan bir oranda düşüyor. 2-3 kat değil, 10-15 kat daha ucuz.

  6. #14 by esref on 05 Ağustos 2014 - 14:57

    Çok iyi bir yazı yine. Tebrik ederim.

  7. #15 by lesliYan on 06 Eylül 2014 - 18:18

    Sanırım 1 saati geçmiştir okumaya başlamam. Aralarda bol güldüm, bazı yerlerde tespitlerden mütevellit yüzümü buruşturdum. Yumurta noktasında dondum. Çay kısmına gelince yorulduğumu farkettim. Şimdi ara veriyorum. Yine uğrarım.
    Çok iyi kotarılmış bir yazı. Elinize sağlık. 🙂

    • #16 by Kamil on 08 Eylül 2014 - 09:25

      Teşekkür eder yine beklerim 🙂

  8. #17 by Derya on 19 Eylül 2014 - 03:04

    Merhaba,
    yazılarınız gerçekten çok güzel. Keyifle okuyorum ve çok faydalı bilgiler içeriyorlar.

    Bahşiş verdiğiniz yerde garsonun arkanızdan gelmiğini demiştiniz.
    Bunu nedenini Almanlardan öğrenmiştim 🙂
    Çinde bahşiş almak iyi bi şey değilmiş, orda öyle bi şey yokmuş. Garsonun yaptığı her şey işinin bi parçası, fazladan para almak onlar için kesinlikle saçma.

  9. #18 by mornings-evenings on 04 Kasım 2014 - 12:50

    Çin önemli bir rota..Çok güzel anlatmışsınız. Keyifle okudum. Bu arada bio-etnik kategorizasyonu ilginç 🙂 .. Elinize sağlık tekrar..

    • #19 by Kamil on 04 Kasım 2014 - 12:52

      🙂 Teşekkür ederim.
      Selamlar

  10. #20 by Sharaf on 06 Kasım 2014 - 22:24

    Gerçekten çok güldüm taksicinin sokak ismini telaffüzüne:) Bi de okuduklarımı arkadaşlarıma okuyorum, onlar da gülüyor. Aslında teatro yazarı ve ya rejisör olucaktınız, ama seçiminiz farklı olmuş. Yinede yazılarınız çok güzel

    • #21 by Kamil on 06 Kasım 2014 - 22:28

      🙂 Hayatın bizi nereye götüreceği belirsiz. Belki bir gün olurum.

  11. #22 by ozy on 24 Haziran 2015 - 00:15

    simdi ben cinde 9 ay resmi olarak calisma vizesiyle ikamet ettim 5 yildizli bir otelde guest relation yapiyordum. bu yazi cok uzun ve okumadim ama nedense yorum yazmak istedim ve sizlerle paylasiyorum. cin cok buyuk cok degisik cok ucuz olmayan farkli kalitede urunler uretilen bir ulke.Ben guangzhou sehrinde kaldim burasi hong konga ve macauya yakin nufusu bolgenin cok fazla. Cinli insanlar cogu bildigin aptaldir essektir.yetisme tarzi ve hayat onlari aptallastiriyor. pek kulturu yemekleri falanda ilginc degil boyle uzun uzun yazmaya gerek yok ayrica br ulke hakkinda gercekten bir seyler yazmak istiyorsaniz orada yasayip calismaniz gerekir oyle koru korune gidip bir sey yasamadan bence yazi yazmanin bir anlmi yok bunlara ancak karalama denir yani gozlem yorum bilgilendirme ifadeleri yanlis…

    • #23 by Kamil on 28 Haziran 2015 - 09:13

      Merhaba,
      Tesadüftür ki bu yorumu yazdığınızda yine Çin’deydim ve çalışıyordum. 🙂 Çin’e turistik amaçla değil çalışma amacı ile gidip geliyorum.

      Ve söylediklerinize katılıyorum. 9 ay orada kalmış birinin benden daha çok şey görmüş olacaktır (Tabi farklı bölgeleri görmek te bir avantaj). 3 yıl kalan biri de 9 ay kalana göre daha fazla deneyime sahip olacaktır.

      Son olarak ta; kendi yetişme tarzımıza bizi aptallaştırmadığı için teşekkür edelim 🙂

      Selamlar

  12. #24 by Hüseyin Safi on 09 Mart 2017 - 19:30

    Bana bu kadar uzun bir yazıyı hiç sıkılmadan okutturan yazara tebriklerimi sunuyorum. Sayın yazar, en kısa sürede sizi çay içmeye davet ediyorum 🙂

  1. Kenya İzlenimleri | Gözüme Takılanlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: