İsveç İzlenimleri

Malmö

Malmö kanallarında gün batım

Geldik İsveç’e… En sık ziyaret ettiğim ülke olma payesini Suudi Arabistan ile bir türlü paylaşamayan ama son bir yılda 3 ziyaretle atak yapıp öne geçen, her geldiğimde kendimi evimde hissettiren güzel ülkeye.

Ama klasik olarak önce kısa bir durum güncellemesi yapalım. Doktora tezim hala bitmedi, ama yolun sonundaki ışık göründü. O ışığın etkisi ile bu yazıyı yazacak motivasyonu buldum. Blogun Facebook sayfası gerçekten başarılı oldu. İlk başlarda Facebook’a bir şey yazarsam blogumu aldatmış gibi hissedip ancak burada yazmayacağım şeyleri paylaşıyordum. Derken gelen ilgi beni şımartıp yoldan çıkarttı, Facebook’a her şeyi, hem de sık sık yazar oldum. Hatta bu yazımda bahsedeceğim bazı başlıkları geçen yaz Facebook’ta paylaşmıştım. Allahtan Facebook ve blogun takipçileri çok farklı profiller gibi de, çoğu okuyucu için bu bilgiler tekrar olmayacak. Neden bilmiyorum Facebook’tan bloga giden okuyucusu sayısı yok denecek kadar az.

Neyse İsveç’e dönelim. Baştan söyleyeyim, ben İsveç’i seviyorum. Çok fazla ülke veya şehir için seviyorum ifadesini kullanmadım. Ama İsveç, hatta İsveçliler bunu fazlasıyla hak ediyorlar. Bu sempatim tüm yazıma yansıyacak. Okuyup ta İsveç propagandası yaptığımı zannetmeyin. (Ama eğer okuyan kişi İsveç hükümetinden biri ise öyle zannetsin. Hatta üstlerinizle bir görüşüp “Bu çocuk bizi çok seviyor, her yerde hakkımızda pek güzel konuşuyor, hadi şu çocuğa bir pasaport verelim falan derseniz süper olur.)

Önce İsveçlilerden başlayalım.

İnsanlar

İsveçlilerNedense İskandinav kökenli kuzey halkları soğuk diye bilinir. Büyük haksızlık. İsveçliler benim tanıdığım en konuşkan ikinci halk. Yapmış olduğum bunca seyahatin neredeyse yarısı İsveç merkezli bir firmanın dünyanın değişik yerlerindeki fabrikalarına oldu. Durum böyle olunca Güney Afrika’dan Pakistan’a, Çin’den İspanya’ya, Amerika’dan Rusya’ya gittiğim her yerde eser miktarda İsveçli insan oluyor. İşte konuşkan olan tatlı insanlar da tam bu gurbet elde ekmek parası peşinde olan İsveçliler. İsveç’teki İsveçliler o kadar da konuşkan değil. Kesinlikle soğuk değiller ama o aşırı sıcakkanlılık hali sadece deplasmanda ortaya çıkıyor sanki. Kendi evlerinde oynarken daha mesafeliler. Artık gurbette sıla hasretleri çenelerine mi vuruyor ne, fabrikada beni yakaladıklarında pek bir sıcak, pek bir konuşkan oluyorlar. Hatta öyle zamanlar oldu ki, Orta Avrupa’daki bir çalışmam sırasında ev sahibim amca ile 3 gün boyunca yaptığım sohbetin 2 katını, 3. günün sonunda benimle aynı odayı paylaşmak zorunda kalan gariban bir İsveçli ile yarım günde yaptım.

Lund

Lund

Bu arkadaşların sıcaklığı daha selamlaşma ile başlıyor. Bir mekana giriyorsunuz, size gülümseyerek bakan biri o ünlü İsveçli selam nidasını şakıyor, “Heyhey”. Eee şimdi böyle kuru kuru heyhey yazınca pek bir anlamsız oldu. Biraz tarif edeyim. Öncelikle heyhey iki kelimeden oluşuyor gibi görünse de aslında tek kelime. Ve neredeyse tek hece gibi söyleniyor. Bu tek kelimenin ilk yarısı olan hey ince tonda, ikinci yarısı olan diğer hey ise pes bir tonda söyleniyor. Ama işte işin sırrı bu ses değişimini tek nefeste yapabilmek. Asansörün kapısı açılır içeride sarı kafalı biri vardır; hemen heyhey dersin. Kafeye girer tezgaha yürürürsün, güler yüzlü barista sana hemen heyhey der. Gün böyle heyhey, heyhey, heyhey geçip gider. O kadar heyhey diyorsun ki hiç heyheylerin üzerinde birikmiyor. Doğal olarak streslenmiyorsun.

Yapı olarak konuşkan ve sıcak dediğim bu arkadaşlar maşallah fiziksel olarak da pek bir güzeller. Burada güzellik de cinsiyetlere eşit dağıtılmış. Ukrayna gibi sadece kadınları güzel erkekleri leş, Hollanda gibi erkekleri hoş kadınları tırt değil. Erkekleri de kadınları da Avrupa’nın bana göre en çekici halkını oluşturuyor. Böyle düşünen tek ben değilmişim ki Tolkien bile Yüzüklerin Efendisindeki Elf’leri İsveçlilerden esinlenerek yaratmış deniyor. Zarif, uzun boylu, uzun parmaklı, uzun altın sarısı düz saçları olan, ses çıkarmadan süzülür gibi yürüyen, karda bile ayak izi bırakmayan, el işlerinde üstün yetenekli Elf halkı ile her sabah trende işe gitmek pek hoş oluyor. Bu arada Elfçe de İsveççeyi andırıyor.

Fjallbacka

Fjallbacka

Tüm İsveçlilerin sarışın olduğunu da sanmayın. Göçmenleri ayırınca dahi çok farklı fiziksel özelliklerde İsveçli insanlar görebiliyorsunuz. Gördüğüm örnekleri gruplamak gibi bir huyum olacak ki önceki yazılarımda Hintliler, Çinliler gibi farklı milletleri ayırt edici fiziksel özelliklerine göre alt gruplara ayırmıştım hatırlarsanız.

Hadi İsveçlileri de hiç bilimsel olmayan yöntemimle gruplayalım. İsveçli kadınlar üzerindeki gözlemlerim sonucu 3 temel ırk veya etnik köken var gibime geldi.

A tipi İsveçli: (Bir gün bu gruplara afili isimler bulacam. A, B, C çok yavan oluyor) Sarışın, oval ve küçük kafalı kadınlar. Genelde çok çok uzun boylu olmayan, ince minyon yapılı, düz sarı saçlı, İsveçli dediğinde gözünüzde canlanan insan tipi. Kuzeye gittikçe popülasyonun büyük bir kısmını bu A tipi İsveçliler oluşturuyor. Bu tipler bebekken beyaz saçlı doğuyorlar sanki. Kuzeydeki 3 yaş altı tüm çocuklar bembeyaz. Büyüdükçe sarıya dönüyor renkleri.

B tipi İsveçli: Sarışın, yuvarlak ve büyük kafalı, iri kadınlar. Bu kadınlar maşallah bariz iriler. Kafalar, eller, kollar… Kodu mu oturtur gibi bir halleri var. Ama İsveçli kibarlığı nedeni ile yapmıyorlar öyle şeyler. Eğer ülkede Viking kanı taşıyan insanlar varsa onlar bu B tipi insanlar olmalı. Muhtemelen Danimarkalılarla bir kan veya gen bağları var. Çünkü Danimarkalıların da geneli koca kafalı. Çok çok uzun bir İsveçli kadın görürseniz kesin B tipi sınıfına girer. 1.80’den uzun her kadın yuvarlak kafalıdır. Ülkenin güneyinde daha yoğun olarak B tipi kadınları görebilirsiniz.

C tipi İsveçli: (Bence en güzelleri de bu C’ler) Siyah saçlı, beyaz tenliler. Beden yapıları A tipi gibi ince. Bunlar da hep yuvarlak kafalı. Renkli gözlü de olabiliyorlar. Ama göz renginden bağımsız olarak gözleri biraz çekik. Çekik dediğim Çinli çekiği değil, nasıl anlatsam, hani şöyle hafif yılan gözlü diyecem, kötü bir şey söylediğimi sanacaksınız. (Sonra benim İsveç pasaportu hayal olacak) Güzel gözlüler. Bir de bu C tipi kadınlar diğerlerine göre bariz iri göğüslü oluyor. Siyah saç ve göğüs boyu genlerini aynı protein içinde taşınıp taşınmadığının açıklamasını işin uzmanlarına bırakıyorum. Bir de bu grubun burun deliklerinin dışa bakan yanları kalın kalın, puf puf.

Erkekler daha karışık sanki, o nedenle henüz gruplayamadım onları.

13 fotoğraftan oluşan sahil kıyındaki başka bir parkın panoraması

Genetik mi yoksa yaşam şekli mi tam bilmiyorum ama şimdiye kadar şişman bir İsveçli de görmedim. Sanırım ikisi de bunda etkili çünkü parkta, deniz kıyısında hava nasıl olursa olsun koşan, spor yapan insan sayısı çok fazla. Bisiklet te hayatlarının bir parçası olmuş. Üzerine sakin ve stressiz bir hayat da gelince yüzlerinden sağlık fışkırıyor.

Parkta İsveçlilerYine yanlış bir bilgi bu kuzey insanlarının genelde depresif olduğu bu nedenle de intihar oranlarının çok yüksek olduğudur. Bundan 4-5 yıl önce okuduğum bir makaleye kadar ben de kuzeydeki insanların çok intihar ettiğini sanıyordum. Bu bilgi Türkiye’ye nereden geldi, nasıl böyle yayıldı bilmiyorum ama resmi istatistikler bunun doğru olmadığını söylüyor. İsveç dünya intihar oranı listesinde 44. sırada. Listede en yüksek sıradaki İskandinav ülkesi olan Finlandiya ancak 21. sıraya kadar çıkabilmiş. Ayrıca küresel çapta yapılan mutluluk endekslerinde İskandinav ülkeleri her zaman listenin en tepesinde. Zaten hem dünyanın en mutlu halkı olup hem de intihar eğilimli olmak bir tezat diye düşünüyordum. Böyle bir şeyin olmadığı da ortaya çıkmış oldu.

Yine gördüğüm en güzel ciltli ırk İsveçlilerdir. Trende insanların yüzüne bakıp bu kadar pürüzsüz cildi nasıl elde ettiklerini düşünmüşlüğüm vardır. Kesin beslenmenin bu konu ile ilgisi var. Buradan da yemek konusuna geçiyoruz.

Yemek

St. Petri, Malmö

St. Petri, Malmö

Kuzey halkları için yemek kültürü, kaynakların kıtlığı ve şartların zorluğu nedeni ile binlerce yıl sadece beslenme amaçlı olmuş. Böyle köklü bir mem çok kolay değişmiyor. Pek tabi ki şu an bir kıt kaynak durumu yok ama 50-100 yılda bir toplumun mucizevi şekilde yepyeni bir mutfak geliştirmesini beklememek lazım. Her soğuk memleket gibi İsveçlilerin de geleneksel yemekleri toprağın altında yetişen kök sebzelerle yapılan yemekler. Nedense bizlere bu bölge insanları çok fazla balık yermiş gibi geliyor. Evet bize göre fazla yiyorlar kesinlikle ama sanıldığı gibi her öğün somon yemiyorlar. Hatta güneydeki şehirlerde hemen hiç deniz ürünleri yapan restoran göremedim. Arkadaşlarıma sorunca kuzeye doğru balık yeme oranının arttığı söylendi. Yerken de üzerine veya yanına reçel koyuyorlar. Türkiye’de balığa limon sıkınca laf eden insanların buradaki elflerin reçel koymasına ne diyeceğini merak ediyorum. Ana yemek olarak balık yemeyen bu elf torunları özellikle kahvaltıda ve akşamları aperatif olarak balık yiyebiliyorlar. İsveç ve Norveç kahvaltılarımda her sabah mutlaka baharatlı uskumru olmuştur. Kulağa garip gelse de uskumru, yanında küçük patates ve kahve ile pek güzel bir kahvaltı oluyor. Kahvaltı sevmeyen ve Türkiye’de kahvaltı yapmayan ben her sabah kahve balık yapmaktan hiç bıkmadım. Öğün aralarında da aperatif olarak salamura ringa balığı ve yanında turşu yiyorlar. Bunu nedense çok sevmedim. Benim beğeni sıralamamda listenin başında kahvaltıda balık kahve ikilisi, ikinci sırada reçelli balık, üçüncü sırada balıklı dondurma geliyor. Tamam şaka şaka. Balıklı dondurma ikinci sırada. Güneyden orta İsveç’e kadar baskın olan restoranlar steakhouselar.

Yeme alışkanlıklarında dikkatimi çeken konular da yok değil.

Gustav Adolf Meydanı, Malmö

Gustav Adolf Meydanı, Malmö

Bir İsveçli yemek üzere eline aldığı ekmeğe ilk olarak yağ sürüyor. Yağsız ekmek boğazlarından kaymıyor mu, nedir sorun, anlamıyorum. Yağlı ekmek seviyor olabilirsiniz ama her ekmeğe de sürülmez ki. Misal çorbanın yanındaki ekmeğe sürülmemeli bence. Kış şartlarında üşümemek için gelişmiş bir alışkanlığın kalıntıları olabilir.

Tezat eşleşmeleri pek seviyorlar. Yukarıda da bahsettiğim gibi balığın üstüne reçel koymak burada çok doğal bir hareket. Ben denedim o kadar da kötü değil. Ama neden böyle bir ihtiyaç hissettiniz sorusunun cevabı yok. Hatırlayın İkea’daki İsveç köftelerinin yanında da kızılcık marmeladı gibi bir şey veriyorlardı ilk başlarda. Sonra sormaya başladılar “Alır mısınız?” diye. Sonra sormaz oldular, kimse almadığı için. Sanırım şimdi öyle bir şey isteseniz bile yok. Bu arada Türk insanının İsveç yemekleri hakkında tek bildiği şey İkea’nın İsveç köfteleri olsa gerek. İlk gelişlerimde “Artık orada İsveç köftelerini götürürsün” gibi yorumların yapıldığını hatırlıyorum. Sonra gelince fark ettim ki etrafta köfteci falan yok. Koskoca İsveç’te bir tane bile geleneksel veya yenilikçi köfte yapan yer görmeyince sordum adamlara sizin köfteleriniz nerede diye. Önce şaşırdılar “Sizin köfte derken?” gibi boş bir ifade oldu. İsveç köftesi diye bir köfte olduğunu bu amcalara kimse söylememiş şimdiye kadar. Benden aldıkları bu haber karşısında da yeni milli yemekleri için hiç bir heyecan da duymadılar. Sonuçta anladım ki o köfteyi yemek istiyorsanız İsveç’te de gitmeniz gereken yer yine İkea.

Kanaldan çıkmış bir bisiklet

Kanaldan çıkmış bir bisiklet

Bu arada İsveçliler de İkea’ya İkea diyor. Türkiye’de bazı artist arkadaşların dediği gibi Aykeya demiyorlar. Adamların kendi markası olduğuna göre en doğrusunun bu arkadaşların söyleyişi olduğunu, İ yi Ay diye okuyan Amerikalılara itibar edilmemesi gerektiğini söyleyebiliriz.

İçecek olarak en popüler içecek tabi ki bira. Şarap o kadar popüler değil. Pahalı da. İçkiye uygulanan vergi oranları çok yüksek. (Tabi ki bizim kadar değil) Zaten bu alkol konusu başka bir ilginçlik. Türkiye’de saat 22’den sonra alkol satışı yasaklandığında 2 gün içinde İsveç’in örnek olarak kullanılacağını biliyordum nedense. İsveç’in ilginç bir alkol düzenlemesi var. Ülkede devletin dışında hiç kimse alkol satamıyor. Bakkal, büfe, market, hipermarket, içki dükkanı fark etmiyor. Zaten doğal olarak içki dükkanı diye bir kavram yok. Devlet alkol satışını üzerine almış. Bu satışı da Systembolaget dediği devlet dairelerinden yapıyor. Bu Systembolagetler hafta içi 19’a, Cumartesi 15’e kadar açık, Pazar ise kapalı. Yani 19’a kadar içkinizi aldınız aldınız. Alamadınız içki miçki yok. Çok sıkıştıysanız ve Malmö’de falan yaşıyorsanız çocuğu trenle Danimarka’ya gönderip bira aldırabiliyorsunuz. Bu dediğim şaka değil. İnsanlar haftasonu içkisi bitince Danimarka’ya geçip bira alıp geliyormuş. Norveç sınırındaki şehirlerde de hayatın çok daha pahalı olduğu Norveçliler mutfak alışverişlerini İsveç’e geçip yapıyormuş.

Göteborg

Göteborg

Yasalar o kadar sıkı ve zekice hazırlanmış ki marketler sadece %3.5’dan düşük alkollü içecekleri satabiliyor ve bu alkol oranı %4 alkollü biraları dahi satılamaz hale getiriyor.
Tabi restoran ve barlarda satış serbest. Ancak bu mekanlarda sadece oturarak içebiliyorsunuz, alıp eve götüremiyorsunuz.
Systembolagetlerde alkol satın alabilme yaş alt sınırı 20 olarak belirlenmiş. Ancak barlarda bu sınır 18.
Yine bir kanun maddesi diyor ki hiç bir içkiye diğerlerine göre tercih edilmesini arttırıcı şeyler yapamazsın. Kampanya yapamazsın. Reklam veremezsin. İndirim yapamazsın. Bir içkiyi diğerine göre öne çıkaramazsın. Ve en önemlisi bazı içkileri ilgi çekmesi için soğutamazsın. İşte bu madde sonucu Systembolagetler biraları soğutamıyor. Eğer soğuk bira satacaksa dükkanındaki tüm biraları soğutmak zorunda kalıyor. Eee sıcak bira da içilmediği için satın alan hemen içemiyor, önce eve gidip soğutmak için bekliyor.

Stockholm

Stockholm

Bu Systembolagetler nereden çıkmış diye araştırdım, gördüm ki ülkenin içki ile mücadelesi 200 yıldır sürüyor. Tonla komik kanun çıkmış ve bir şekilde ortam daha da karışmış. 1. Dünya savaşında ve sonrasında ülkede ciddi bir seferberlik olmuş ve özellikle 2. Dünya savaşı sonrasında kalkınma hamlesi için insanların ayık olması gerektiğine karar verip geçici bir süre içki içilmesini azaltmak istemişler. O zaman geçici amaçla kurulan Systembolagetler nedense kalıcı olmuş. İnsanlar da bir şekilde alışmışlar. Bu kısıtlı dağıtım şekline rağmen tabi ki alkol tüketimi hiç de azalmamış. İsveç’te herhangi bir düzenleme olmayan herhangi bir komşusu ile aynı oranda alkol tüketiliyor.

Hamburgsund

Hamburgsund

Stockholm’de büyük cruise gemileri dikkatimi çekti. Öğrendim ki bu gemiler Finlandiya’ya bir gecelik turlar düzenliyor. Ama amaç gezmek değil. Zaten Finlandiya’ya kadar da gitmiyorlar. Limandan ayrılıp denizde dolaşıp tekrar geri geliyorlar. Bu sırada gemi uluslararası sularda seyrettiği için duty free sayılıyor ve satılan içkilere vergi uygulanmıyor. Çok içip sarhoş olmak isteyen ama buna parası yetmeyen İsveçliler Cumartesi öğleden sonra gemiye biniyor, İsveç’te bir barda içeceği içkinin 3 katını konaklama ve yemek dahil olarak o gece aynı paraya içiyor, yiyor, eğleniyor. Pazar öğlen de gemi ayrıldığı limana geri dönüyor.

Alkol konusunda beni şaşırtan bu arkadaşlar esas şaşkınlığı kahve konusunda yarattılar. Esasen şaşma anım Norveç’teyken oldu ama tüm veriler İsveçliler için de geçerli. Dünyadaki kahve tüketim rakamlarına baktığınızda dünya ortalaması yılda 1.3 litre. Oysa bir Avrupalı yılda 3 litre civarında kahve tüketiyor. Kahvenin anavatanı olup en sevildiği yerlerden biri olan Brezilya’da tüketim 4 litreye yaklaşıyor. Her şeyi bol bol yiyip içen Amerikalılar ise tabi ki hepsini geçmiş. 5 litrenin biraz üzerinde içiyorlar. Amerikalardan daha çok kahve tüketen 5 ülke var. İsveç, Norveç, Danimarka, İzlanda ve Finlandiya. Bu beşlinin ortalama kahve tüketim miktarı 12 litre. Bu adamlar ciddi kafein bağımlıları. Bunu da etraftaki kahve dükkanları sayısından anlayabilirsiniz. Starbucks bu ülkelere girmişse de yaygınlık sırasında ilk 4’de bile değil. Yerel zincirler pazarı yabancılara bırakmamış.

Malmö'den sokak heykelleri

Malmö’den sokak heykelleri

Bu blogda kişisel deneyimlerime pek girmiyorum biliyorsunuz ama bunu söyleyemeden geçemeyecem. Dünyanın en iyi kahvesi diye arattığınızda çıkan sonuç hep ortak oluyor (wikipedia’da bile). Norveç’de Oslo’da küçücük bir kahve dükkanı. Deneysel bir laboratuvar gibi bir yer. Ben de atladım gittim. Toplamda 4 tane kahveleri vardı o gün. Klasik olsun diye ve çok sevdiğimden espresso aldım. Açıkçası beklentim hiç yüksek değildi. Bu tip “Dünyanın en bilmem nesi” olan şeyler hep tırt çıkar gibime geliyor. İlk yudumda “Hadiii canımmmm!!!!” dedim. Yüzümün şeklini görecektiniz. Tim abi kahve olayını bitirmiş vallahi. Yarım saatte 4 kahvenin 3ünü denedim. Daha da öyle kahve içmedim.

Böyle bakınca sağlıklılığın sebebi yemekmiş gibi gelmedi ama bu insanlar evde ne yiyor bilmiyorum tabi ki. Haşlanmış sebze ile besleniyor da olabilirler. Ama her ne yapıyorlarsa sonuç başarılı.

İnsanlar sağlıklı ve güzel görünüşlü, ama ya giyiniş tarzları?

Dar Paça7 yıl boyunca yaptığım ziyaretler boyunca değişmeyen bir moda anlayışı gözüme takıldı. Renkler, tarzlar değişse de ana çizgiler aynı. Erkekler hep çok dar paçalı pantolonlar giyiyorlar. 7 yıldır bu kesim değişmediğine göre geçici bir tarz değil diye düşünüyorum. Kadınlar ise hangi mevsim olursa olsun ince çorap veya çorap mı tayt mı anlayamadığım şeylerle dışarı çıkıyorlar. İlk 2-3 ziyaretim sonrası İsveç’te çorap dükkanı açmanın Dar Paçaçok karlı olacağına karar verdiğimi hatırlıyorum. Bu kadınlar pek etek sevmiyorlar. Hani bizde tayt giyip popoyu örtsün diye beline kazak bağlayan arkadaşlar var ya İsveçliler de eteği çorabın üzerini örtsün diye giyiyorlar sanki. Eğer bir kadın pantolon giyecekse de kesin streç, tayt gibi duran dar bir pantolon giyiyor. Henüz bol kıyafetler giyen birini görmedim. Bacaklarını pek beğeniyorlar sanırım.

Kadınların dar kıyafet merakı kadar keskin bir tarz da erkeklerin gözlük tercihleri. İsveçliysen siyah, kalın, kemik çerçeveli gözlük kullanıyorsun. Öyle çerçevesiz veya ince metal çerçeveli gözlükler tutulmuyor burada. Sarı kafada kalın siyah gözlük ciddi bir kontrast yaratıyor ki amaç da bu galiba.

Hasat zamanı Hamburgsund

Hasat zamanı Hamburgsund

Genel olarak sevdiğim bu sıcak insanlar biraz deşince kendi aralarında o kadar da sıcakmış gibi görünmemeye başladı zamanla. Ülkenin Kuzeyinde ve Kuzey Doğusunda yaşayanların Güney Batısında yaşayanlardan çok haz etmediğini fark etmeye başladım. Göteborg’da beni gezdiren ev sahibim tarih konusunda hatalı bilgiler vermeye başlayınca klasik itirazlarımı yaptım. Amca beni bir tepedeki bir yıkıntıya götürüp yerdeki taşları gösterip İsveç’in en eski kilisesi burası dedi. Tarihe baktım. Düşündüm. Yoooo değil. Lund’da bundan 300 yıl önce yapılmış bir kilise var, hem de taş gibi ayakta duruyor. Tesadüfen tarihi de aklımda. Çaktım yüzüne bilgiyi. Ama amca hiç beklemediğim bir cevap verdi. “Onlar İsveçli sayılmaz, ‘Daniş’ (Danimarkalı) onlar” dedi. Sonra dikkat etmeye başladım. Açık açık söylemiyorlardı ama o bölge ile ilgili her şeye bir burun kıvırma, her şeye bir kulp takma durumu vardı. 2.5 yıl bir proje üzerinde birlikte çalıştığım ve fazlaca geveze bir İsveçliyi bir gün köşeye sıkıştırıp konuyu deştim. Arkadaş açık açık söyledi onları sevmeyiz çünkü onlar ‘Daniş’ diye. Sonra anlattı geçmişlerini de biraz.

İsveç ve Danimarka sürekli Malmö bölgesi için savaşmış durmuş. Bir o almış bir bu. Malmö dediğim yer de Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın tam karşısı. Arada bir boğaz var. Biri Kadıköy’se diğeri Karaköy. Bu topraklar ilginç bir savaşın sonunda İsveç’te kalmış. Ama buradaki halk Danimarkalıya benziyor diye ülkenin geri kalanı tarafından pek sevilmiyormuş.

Hadi buradan Tarih başlığına bağlanıyoruz.

Malmö Postahanesi

Malmö Postahanesi

Tarih

Önce şu Malmö savaşlarının sonuncusunu anlatayım. Tüm Danimarka ordusu boğazı geçmiş Malmö’ye çıkmış ve Doğudan gelecek İsveç saldırısına karşı savunma yapmak üzere konuşlanmış, bekliyor. İsveç kralı bakıyor Danimarka ordusu çok güçlü, kendi saldırı güzergahı üzerinden gelecek tüm stratejik noktalar tutulmuş, pusular kurulmuş. Başka saldırabileceği bir rota da yok, çünkü Malmö bölgesi 3 tarafı denizle çevrili bir yarım ada. Beklenen rotadan ordusunu sürse kesin kaybedecek. Tesadüf bu ya, o dönem de tarihin en soğuk kışı yaşanıyor. Danimarka ile İsveç arasındaki deniz bile buz tutmuş. Ordu Malmö yakınına gelmiş, bu soğukta geri de dönemiyor. Kral çılgınca bir karar alıyor ve tüm orduyu önce Kuzeye, oradan batıya, denize sürüyor. Denizin üzerinden de doğruuuuu Güneye. Denizin üzerinden dediğim gemilerle değil. Atlarla, yürüyerek, buzun üzerinden. Tüm ordusunu ve ülkesinin geleceğini üzerinde bulunduğu buz kalınlığının orduyu taşımasına bağlayarak risk alan kral gerçekten de hiç beklenmedik şekilde, saf saf Doğudan saldırı bekleyen Danimarka ordusuna tam arkadan saldırıp darmaduman ediyor. Ve Malmö’yü son kez geri alıyor.

İsveç'i Norveç'e bağlayan köprü. Sağ taraf Norveç, sol taraf İsveç.

İsveç’i Norveç’e bağlayan köprü. Sağ taraf Norveç, sol taraf İsveç.

Geri alınmış alınmasına ama işte hala o bölge ve insanı has İsveçli muamelesi görmüyor. En azından bazıları tarafından. Sonuçta hala sevmiyorlar adamları işte. İsveç ve Danimarka tarih boyunca savaşmış iki halk. Ama İsveçlilerin Danimarkalıları sevmemesi sadece yaptıkları savaşlar yüzünden değil. Daha en başta ataları konusunda anlaşamıyorlar. Bu bölgede Vikinglerin torunu olmak çok önemli bir paye. İsveçliler, Danimarkalılar ve Norveçliler sürekli Vikinglerin gerçek torunu olduklarını iddia edip duruyorlar. Nedense Finliler bu topa hiç girmemiş.

Bu tartışma bazen o kadar hararetleniyor ki bu sakin insanların nasıl heyecanlandıklarını görünce şaşırıyorsunuz. Ama düşünsenize aynı şeyin bizim başımıza geldiğini. Daha şurada yoğurdu, baklavayı, dolmayı paylaşamadığımız komşumuz Yunanistan çıkıp Osmanlının gerçek torunları biziz dese, allaaa cümbür cemaat giriveririz adamların ülkesine. İsveçliler Öz Vikingler biziz dediğinde de Danimarkalılar öyle deliriyor işte. Bu ikisi kapışırken Norveçliler gidip gidip topraklarında antik Viking kasabalarının kalıntılarını falan buluyorlar, bu sefer İsveç-Danimarka el ele verip Norveç’e kızıyor, otur oturduğun yerde diye.
Ama bir gün içkili haldeki bir İsveçliye itiraf ettirdim. Adam gerçek Vikinglerin aslında Danimarkalılar olduğunu kabul etti. Gerçi sabah hepsini inkar etti ama konu benim için o gece kapandı. En hakiki, has Vikingliler koca kafalı Danimarkalılardır.

Öresund Köprüsü. Köprünün sol tarafı İsveç. Sağ tarafı Danimarka.

Öresund Köprüsü. Köprünün sol tarafı İsveç. Sağ tarafı Danimarka.

Bir de Grönland olayı var ki Danimarkalıların tezlerini doğruluyor. Dünya haritasına bakacak olursanız Amerika ile Avrupa arasında devasa bir kara parçası var. (Tamamı buzla kaplı ama olsun, en azından üzerinde yürüyebiliyorsunuz o nedenle kara parçası diyebiliriz.) Bu topraklar resmi olarak Danimarka’ya bağlı. Küçücük 44 bin kilometrekarelik ülke nasıl olmuşta 2.2 milyon kilometrekarelik bu topraklara sahip olmuş sorusunun cevabı dedeleri. Viking dedeleri demiş ki “Yaaa buralar hep boş duruyor. Almazsak ileride bizim torunlar dedemgiller zamanında buradan yer alacakmış, o zamanlar buralar hep dutlukmuş, ama almamış, şimdi şuralar bizim olsa ohoooooo diye laf eder. En iyisi alalım gitsin”. Ve üşenmeyip karda kışta gelip almışlar. O zaman bu zaman bu koskoca buz kütlesi Danimarkalılara bağlı kalmış. 1979’da alınan bir kararla Danimarka Grönland’ı iç işlerinde serbest bırakmış ancak dış işlerinde hala Danimarka’ya bağlı bir eyalet olarak varlıklarını sürdürüyorlar.
Bu arada Danimarkalı torunların dedeleri için “Dedeler ne iyi yapmışta o zaman buraları almış” dediğini de duymadım. Hayırsız hepsi.

Kuzeyden köy manzarası, Tanum

Kuzeyden köy manzarası, Tanum

Finliler bu bölgede pek ezik olarak biliniyor. Viking soyundan gelmedikleri kesin olduğu için bir kere hakir görünüyorlar. İsveç, Norveç, Danimarka üçlüsü tarafından sürekli dışlanmışlar. Doğudan da Ruslardan bayağı dayak yemişler. Arada sıkışıp kalakalmışlar. Konuştuğum İsveçliler Finliler için “Sarhoş olup yatmaktan başka bir şey bilmezler” gibi ifadeler kullandı.

İşte Eurovision Çetesi

İşte Eurovision Çetesi

Böyle anlatınca birbirlerini sevmiyor gibi duruyorlar. Aslında konuşturunca birbirleri hakkında kötü de konuşuyorlar. Ama başka bir ülke ile komşusunu kıyaslayınca komşuluk ağır basıyor. Bunun en güzel örneğini Eurovision’da görüyorsunuz. Birbirlerine 12 puanları bol keseden veriyorlar. İki sene önce Eurovision’ı İsveç kazanmıştı. Geçen sene ise yarışma Malmö’de yapılmıştı. Geldiğimde şehir merkezinde koca bir panoda Eurovision için geri sayım vardı. Yarışma yapıldı Danimarka kazandı. Bu sene yarışma Kopenhag’da. Yani köprünün diğer tarafında. Geçen hafta aynı geri sayım sistemini Kopenhag meydanına kurmuşlardı. Geçen hafta 56 gün bilmem kaç saat kalmıştı. Bir kaç yıl önce de Norveç kazanmıştı. Ondan 3-4 yıl önce de Finlandiya almıştı. Yani bu bölge son dönemde iyi Eurovision yapıyor.

Stockholm

Stockholm

İsveç aslında çok köklü bir krallık. Tarihte dönem dönem de çok güçlü olduğu zamanlar olmuş. 1600’ler İsveç tarihinin altın dönemiymiş. Finlandiya, Norveç, Danimarka, Ruysa’nın batısı, Estonya, Litvanya hep İsveç’in emrine girmişler. Zamanın kralı kendi gücünden gaza gelmiş olacak ki şöyle bir emir vermiş; “Bugüne kadar yapılmış en büyük, en görkemli ve en güzel savaş gemisini yapmanızı emrediyorum. Cümle alem görsün İsveçlinin gücünü…”

Bunun içinde Stockholm’de kraliyet sarayı olarak kullanılan “Kale”nin karşısındaki bir adayı da tahsis etmiş. (Stockholm onlarca adacıktan oluşan bir şehir ve en merkezdeki adada bu Kale var.)
O adaya hemen bir tersane kurulmuş ve gerçekten de devasa bir savaş gemisi yapmaya başlamışlar. Yapılacak gemiye de Vasa ismini vermişler. Almanya’nın en ünlü heykeltıraşlarını da projeye dahil edip geminin etrafına 500 tane ahşap heykel yaptırmışlar. Hani öyle küçük kabartmalar da değil, pruvasına yapılan 3 metrelik aslan oyması gibi şeylerden bahsediyorum. Sonra oturup gövdesini kırmızıya, heykelleri altın sarısına boyamışlar. Yani işin iyice cılkını çıkarıp palyaçoya çevirmişler güzelim gemiyi.
Bu cılkını çıkarma boya ile da kalmamış, güçlerini gösterecekler ya, 52 metre yüksekliğindeki geminin iki tarafını da çift kat toplarla döşemişler.

Vasa Müzesi, Stockholm

Vasa Müzesi, Stockholm

Kral da her gün sarayından 500 metre ötedeki adada süre gelen çalışmayı ve yükselen gemiyi izlermiş. (Bunu ben uydurdum ama izliyordur herhalde, pencereden baktı mı tam karşısında yani. Ben olsam izlerdim.)

Derken büyük gün gelmiş çatmış. Gemi tamamlanmış, suya indirilmiş, 250 metre kadar gitmiş ve sarayın önüne gelmiş, durmuş. Herkes mutlu, herkes gururlu, artık bütün dünya kiminki en büyük görecek…. Alkış kıyamet…. (Bu kısımlar da benim uydurmam, ama alkışlamışlardır herhalde.)
Gemi etrafında dönmüş ve denize açılmak için kanalda ilerlemeye başlamış. Kanal da denize direkt dümdüz değil döne döne akıyor. Vasa ilk dönüşünü yapmış ve yandan bir rüzgar alan gemi beklenmedik şekilde yana yatmış. İşte o yatışla da top kapaklarından su almaya başlamış.
Uzatmayayım, hizmete girdikten 15 dakika sonra, daha 1 mil bile gidemeden o koca gemi oracıkta batmış. Bir sürü denizci de heba olmuş. Tabi kalabalık mosmor, sessizlik hakim. (Atmaya devam ediyorum. Ama alkışlamaya devam edecek kadar şuursuz değillerdir herhalde)

330 yıl su altında kalan gemi 1950’de çıkarılmış ve tekrar birleştirilip restore edilmiş. Şu an Stockholm’de Vasa Müzesinde sergileniyor. Hiç kullanılmadığı için bozulma oranı çok az olmuş ve dünya üzerinde %98’i orijinal olan tek batık ve en önemli denizcilik eseri diye kabul ediliyormuş.
İşte bu hikayeyi duyunca gidip müzeyi de gezdim ve sizler için fotoğraflar çektim.
Haaa İsveç o güçlü günlerinden bu günlere nasıl geldi, Vasa hezimetini duyan düşmanları nasıl güldüler, gülüp gülüp sonra “Ya bir numara yok bunlarda” diye ayaklanıp özgürlüklerine mi kavuştular bilmiyorum. Ama o tarihten sonra İsveç ciddi şekilde güç kaybetmiş.
Neymiş, gösteriş yapmayacakmışsın.

Vasa

Vasa

İsveç köklü bir krallık ama şimdiki kralın soyu pek köklü değil. Bundan 2 yıl kadar önce İsveç’te iken televizyonda kraliyet ailesi hakkında bir haber vardı. İsveç parlamentosu sarayın giderlerinde ve kraliyet ailesinin maaşlarında kesinti yapmış. Yeni bir bebeği olan prens de televizyonda geçinemediği için dert yanıyordu. İçim acımıştı adamcağıza.

Gelgelelim prensin soyadı dikkatimi çekmişti. Bariz şekilde İsveççe bir isim değildi.
Ertesi gün İsveçli bir arkadaşımla prensin harçlığı hakkında sohbet ederken soyadının Fransızcayı çağrıştırdığını söylediğimde aldığım “Çünkü kralımız bir Fransız” cevabı beni bayağı şaşırttı.
Hikayenin gerisini gülümseyerek dinledim.

Stockholm

Stockholm

Şöyle olmuş; 1800’lerde ülkenin kralı henüz tahtının bir varisi yokken ölmüş. Tabi hemen devreye köklü kraliyet gelenekleri girmiş. Çok daha eski zamanlarda kraliyetin devamı için belirlenmiş kurallar gayet detaylı bir şekilde her durumda ne yapılacağını tanımlamış. Konu ile ilgili ben diyeyim ihtiyar heyeti siz deyin divan, bir grup akil insan toplanmış. Ellerinde de yeni kral seçmek için bir puanlama sistemi var. Böyle detaylı bir şekilde tanımlanmış algoritma, hele hele seçimin bir puanlama sistemi sonucunda yapılacak olması fikrini önce takdirle karşıladım. Dinlerken İsveçlilere olan saygım giderek artıyordu. İlk kriter yeni kralın bir asil olmasıymış. Gayet mantıklı bir kriter.
Başlamışlar araştırmaya. Bir liste yapmışlar asillerden. Sonra listedeki her bir adayı ellerindeki formülle puanlamışlar. Ve listenin en tepesindeki isime bakmışlar. İşte bu noktada algoritmadaki bug’ı fark etmişler. Çünkü listenin tepesindeki ve İsveç kralı olmaya en layık insan bir Fransız’mış. Önce hesap hatası olabilir diye düşünüp tekrar hesaplamışlar. Hayır, en doğru kişi hala aynı Fransız adam.

Tabi dayanamayıp sordum, “Ellerindeki kriter listesinde kralın İsveçli olması gerekir diye bir madde yok mu?”. Hayır yokmuş. İşin daha garibi bu akil insanlar da o Fransız’ın en uygun kişi olduğunu düşünmeye başlamış. Ve bir haberci ile evinde (veya şatosunda) takılan adama bir iş teklifi mektubu göndermişler.
Pozisyon: İsveç Kralı
İşyeri: İsveç Kraliyet Sarayı, Stockholm
Süre: Tam zamanlı ve ömür boyu (çocuklarınıza da iş garantisi vardır)
Maaş: Dolgun
Adam tabi ki teklifi kabul etmiş ve İsveç Kralı olmuş.
Bu hikaye bana o kadar uçuk gelmişti ki o zaman, İsveçlilere olan saygımda hafif bir sarsılma bile olmuştu. İkea köfteleri bile daha tatsızlaşmıştı.
Derken geçenlerde öğrendim ki benzer olaylar defalarca yaşanmış tarihte. Hatta bir kere gazeteye Macar Kralı olmak isteyen adayların başvurması için ilan verilmiş. Ve sürecin sonunda Macar olmayan, Macarca bilmeyen Alman kökenli bir asili Macar Kralı olarak seçmişler.

Şimdiki İsveç Kralı da o Fransız adamın torunu.

Malmö

Malmö

Başka ilginç bir bilgi de sanılanın aksine İngiltere, Hollanda gibi İsveç Kral’ının sembolik bir kral olmaması. Bugün bile hukuken kral herkesin ve her şeyin üzerinde, parlamentonun bile. Ve ülkenin tüm toprakları yine krala ait. Ancak bu yetkisini gönüllü olarak kullanmıyor ve seçilen parlamentonun başkanına vekil olarak yetkilerini süreli olarak devrediyor. Parlamento başkanı da birine hükümeti kurma yetkisi veriyor. Eğer bu yetkiyi vermese ne olur sorusunu düşünüyor tabi insan. Konuştuğum İsveçliler eğer bu yetkisini kullanmaya kalksa başına gelecekleri bildiği için yazılı olmayan ve konuşulmayan karşılıklı bir anlaşma var diyorlar. Sohbet ettiğim herkes kralın aslında mevcut anayasaya göre halen mutlak otorite olduğunu söylese de araştırmalarım bu yetkinin 1970’de bittiğini söylüyor. Ya Kral halkı kandırıyor, ya internet beni.

Trafik

Medeni dediğimiz ülkelerinde hepsinde trafik düzenli, insanlar kibar, yayaya herkes yol veriyor ama İsveç’te durum biraz daha farklı gibi geldi bana. Bu standartların üzerine bir de İsveçli kibarlığı eklenmiş. İlk ziyaretimdeki bir anımı anlatayım.

Fjällbacka

Fjällbacka

Güzel bir bina var, fotoğrafını çekmek istiyorum, tüm binayı kadraja sığdırmak için yolun karşısına geçmişim. Ama fotoğrafta da araba sevmiyorum. (Şehir fotoğraflarındaki en büyük sorun güzel binaların önüne park etmiş arabalardır bence) O nedenle bina ile aramda olan caddeden arabanın geçmediği bir anda fotoğrafı çekmeyi planlamışım. Zaten az olan trafikte arabanın geçmediği bir anı bulmak gayet kolay olacak. Ama işte İsveç’te olunca bu kolay iş bile zorlaşabiliyor.

Yolun kenarında, kaldırımda duruyorum. Arabanın biri gelip fotoğrafını çekeceğim binanın önünde, tam da yolun ortasında duruyor. Ben adama bakıyorum, adam bana. Anlıyorum ki adam benim karşıdan karşıya geçeceğimi düşünüp bana yol veriyor. Adama elimle geç geç yapıyorum. Beklerim ben diyor kafası ile. Daha hararetli geç işareti yapınca gidiyor. Tam bu sırada ikinci bir araba gelip duruyor. Güç bela o arkadaşı da gönderiyorum. Bu sefer koskoca bir belediye otobüsü gelip duruyor. Tamam diyorum, ben kaldırımın tam kenarında duruyorum, insanlar yola çıkacağımı sanıyor, benim suçum. Kaldırımın ortasına geliyorum. Değişen bir şey yok. Yürümediğimi ve caddeye doğru durduğumu gören insanlar yolu geçeceğimi varsayarak İsveçli nezaketi ile yol veriyorlar. Bu kadar incelik bana fazla geldi ve sinirlendim. “Eeehhh yeter ama, çekmiyorum, binanız da sizin olsun yolunuz da” diyerek yürüdüm gittim.

Buradaki yol verme hadisesinde en dikkat çekici olay araçların daha siz yola çıkmadan durması ve yol vermek için size an az 15 metre uzakta durmaları. Yol veren araba ile aranızda 3 arabalık mesafe oluyor. Size yaklaşmıyorlar.

Bisiklet bölgesi

Bisiklet bölgesi

Bu arkadaşlar sadece yayaya saygılı değiller, bisikletlere de iyi davranıyorlar. Azımsanmayacak kadar bisiklet kullanan insan var bu bölgede. Trafikte ona göre düzenlenmiş. Mesela trafik ışıklarında 5-6 metre kadar geriye kalın bir çizgi çizilmiş yere. Bu alan kırmızı ışıkta beklerken bisikletlerin arabaların önüne geçmesi için ayrılmış. Yani kırmızı yanıyor, arabalar bu çizgide duruyor, doğal olarak en öndeki araba ile kırmızı ışık arasında 5 metre boş alan oluyor, bisikletler de yandan gelip duran arabaların önüne geçiyor. Fazla düşünceli değil mi?

Fjällbacka

Fjällbacka

Şimdi bunları okuyup “Aaa ne güzel, keşke bizim şehirlerimiz de böyle olsa” diyebilirsiniz. Üzerinde biraz kafa yorunca bunun mümkün olmadığını görebilirsiniz. Olay insanların mantalitesiyle olduğu kadar nüfus yoğunluğuyla da ilgili. Malmö’de (ki İsveç’in en büyük üçüncü şehri olur kendisi) sadece 305 bin kişi yaşıyor. Ve bunun yarısından biraz fazlası şehir merkezinde yaşamayı tercih etmiş. Durum böyle olunca ana cadde dediğin caddede bile arka arkaya giden 5 tane araba görme ihtimaliniz pek düşük. Aynı şekilde karşıdan karşıya geçen insan sayısı araç sayısıyla paralel. Düşünün yola çıkıyorsun, trafik yok, tehlike yok, heyecan yok. Bana kalırsa bu insanlar yola çıkmadan “Bugün inşallah önüme biri çıkar da yol veririm” diye düşünüp heyecanlanıyorlardır. Yolun kenarında durduğum gün 6 farklı şoförün günlük heyecan ihtiyacını karşılamış olabilirim. İstanbul’da sabah 08:00 de Kadıköy meydanından yola çıkan bir şoför “Bugün önüme çıkan her yayaya yol vereceğim” demiş olsa muhtemelen gece yarısına kadar Kadıköy’den çıkamazdı. Tamam tamam abarttım. Tabi ki çıkardı. Çünkü saat 9 buçuk olmadan arkadaki arabaların şoförlerinden sağlam bir dayak yiyip hastaneye kaldırılmış olurdu.

Turning Torso

Turning Torso

Bu son seyahatimde bir ilkimi yapıp Kopenhag’da bisiklet kiraladım. Ve bunca zaman şehirleri bisikletle gezmediğim için çok pişman oldum. Kopenhag’a daha önceki 5 ziyaretimde gördüğüm toplam yeri yarım günde gördüm bisikletle. Bisikletle gezerken de bu iki tekerlekli araçlar için ayrılmış yollara, planlanan alt yapıya hayran oldum. Her cadde, ama her caddede bisiklet için yanda yol ayrılmış. Ve bu yol öyle bizdeki gibi göstermelik yere 45 cm genişliğinde çizgi çekmek şeklinde değil. 3 bisikletin yan yana geçeceği kadar geniş, özel ayrılmış, arabaların park etmediği ve en önemlisi yayaların yürümediği yollar ayrılmış. Hayal ettim, İzmir’de tüm yetki bende olsa ve yolları baştan tasarlama hakkım olsa bu sistemi yapabilir miyim? Hayır yapamam. Teknik olarak mümkün değil. Bu trafik, bu yollar sadece bu yoğunluktaki şehirlerde mümkün olabilir. Milyon nüfusa ulaşınca ve geçince ve daha da önemlisi bu milyon nüfusun büyük kısmı şehir merkezinde yaşamak isteyince böyle şehirlerde yaşamak mümkün değil. Buradaki bisiklet kullanma oranı bizde olsa, bizim bisiklet yolumuzun genişliği buradaki araba yolu kadar olmalıydı.

Stockholm

Stockholm

Avrupa’nın en sevdiğim yanlarından biri de trenleri. Her yere trenle gidebiliyorsunuz. Çok rahatlar, çok dakikler, çok temizler, çok kolaylar. Ama çok da pahalılar. İsveç’in kuzeyindeki küçük köylerdeki çalışmalarım hariç her gün işe trenle gidip geldim. O nedenle kayda değer oranda tren yolculuğu yaptığımı söyleyebilirim. Bu güzel yolculukların en tatsız kısmı aldığın bilete bakılmaması. Bir kere alıyorsun, kimse bakmıyor. İki kere alıyorsun kimse bakmıyor… 7 kere alıyorsun kimse bakmıyor. Tam “Yaaa enayi gibi bilet alıyorum, hem de bu fiyata, yarın bilet almadan bineyim” diyorsunuz o sırada bir teyze geliyor bilet kontrolü yapıyor. Hah diyorsunuz, kontrol var, bilet almaya devam. Sonra 9 kere daha bakmayınca yine şeytan kulağınıza fısıldıyor. “Şşşttt, şşştttt. Bu tren biletleri ile akşam mis gibi yemek yersin, saf mısın sen?” Tam düşünmeye başlıyorsunuz, yine bir teyze geliyor biletleri delip gidiyor. Şöyle bir türlü keyifli yolculuk yapamıyorsunuz. Halbuki parasını vermişim, gel bak, kontrol et. Ödediğim paranın hakkını ver değil mi? Yok illa insanları kıllandıracaksınız. Bugüne kadar kontrol edilmeyen tren biletlerimin parasını biriktirsem kendime özel tren alırdım valla.

Son seyahatimde olaya daha bilimsel yaklaşmaya karar verdim. Gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim, en sık kontrol olan hatlarda (ki bunlar mor Pågatåg trenleridir) kontrol oranı %10 civarında. Eğer solucana benzeyen, dıştan çirkin (görünce anlayacaksınız hangisi çirkin) uzun yol trenleriyse ve Kopenhag’a gidiyorsanız bu oran %5’in bile altındadır. (Bugüne kadar Malmö-Kopenhag arasında sadece bir kere kontrol edildim).

Şimdi, kontrol oranları bu olunca ulaşım maliyetini minimize edecek formülü yazmak zor değil.

P = Biletsiz yakalanınca ödenen ceza

F = Kondüktör teyzeyi tatlı dille ikna etme ihtimali

T = Bir biletin bedeli

C = Biletin kontrol edilme ihtimali

Eğer  T / (C*(1-F) <= P ise bilet almamanız çok mantıklıdır.

Yani; kontrol oranı %10 ise ve yakalanınca %30 ihtimalle teyzeyi “Ben saf bir turistim, içeriden alınıyor sandım, bilmeden bindim” diye kafalarım diyorsanız başınızın belaya girme ihtimali;

0.1*(1-0.3) = 0.07

çıkar. Yani 100 binişte sadece 7 kere ceza ödersiniz. Bir bilet 50 Kron diye kabul edersek eğer biletsiz binmenin cezası 714 krondan daha ucuz ise hiç bilet almayın derim. Hadi kaptınız formülü, artık her yerde uygulayabilirsiniz.

Ben ceza tutarını öğrenemediğim için her seferinde bilet aldım. 🙂

eBilet

eBilet

2014’de gördüm ki Skånetrafiken yeni bir iPhone uygulaması geliştirmiş. Tren, otobüs ne kadar ulaşım varsa entegre etmiş, telefondan gideceğin yere hangi vasıtalarla, kaç vesait gideceğinizi, ilk aracın kaç dakika sonra geleceğini, ne zaman varacağınızı ve toplam ücreti görüp o anda bileti telefondan alabiliyorsunuz. Trene binmeden önce, aldığın biletini aktive etmen gerekiyor. Aktive edilen bilet ekranda bir geri sayım başlatıyor. 1.5 saat için geçerli olduğunu yazıp saniye saniye geri sayarken altta da hareket eden oklardan bir video oynuyor. Eskiden bilet delmek üzere arada sırada arzı endam eden teyzeye de, eğer yine gelirse cep telefonundaki hareketli videoyu gösteriyorsun. Kımıl kımıl okları gördü mü “Tak” diyip geçiyor. Sistem hala insana güvene dayalı. Çünkü çok basit programla o ok hareketlerini video olarak alıp teyzeye gösterebilirim.

Meslek hastalığı sanırım bu, işim gereği güvenli sistemler tasarlıyorum. Bazen bunlar ödeme sistemleri oluyor. Bir sistem nasıl kırılır, nerede açığı vardır, kırılmaya değer mi, başabaş noktası nerededir gibi düşünceleri kolayca atamıyorum kafamdan. Buradan da para başlığına geçiyoruz.

Para

Avrupa Birliğine üye olsa da, Schengen bölgesine girmeyi kabul etse de, Euro bölgesine girmeyi kabul etmemiş İsveç ve Danimarka. Kuzey komşuları Norveç ise ne Avrupa Birliğine girmiş ne de Euro bölgesine ama Schengen anlaşmasının tarafı olmuş. Böyle olunca 3 ülke de kendi para birimlerini tutmuşlar. İsveç Kronu (SEK), Danimarka Kronu (DKK) ve Norveç Kronu (NOK) buralarda biraz bela oluyor. Hele sınıra yakın bir yerdeyseniz.

Pildamsparken büyük göleti

Pildamsparken büyük göleti

Öncelikle kurları farklı. Sabah kahvaltıyı bir ülkede yapıp DKK ile ödeyip, öğle yemeğini başka bir ülkede yiyip SEK ile ödeyip, akşam tekrar ilk ülkede DKK’lı bir hesap gelince biraz kafanız karışıyor. Ama esas karışıklık bozuk paralarda oluyor. Diyelim ki 5 günün 3 günü İsveç’te 2 günü Danimarka’da geçmiş olsun. Cebinizde de bir avuç bozuk para var. Susadınız. Bir büfeye gidiyorsunuz. Adam size 25 kron diyor (Bir de paraların adları da aynı, kimse başındaki ülke adını söylemiyor. İsveç kronu demiyor, sadece kron diyor). Tamam 25 kron, elinizi cebinize atıyorsunuz bir sürü para. Şimdi bunların hangisi Danimarka parası, hangisi İsveç parası. Ne beklersin, üzerinde yazmasını değil mi? Yazmıyor işte. Yazsa da hep başka bir yerde başka bir şey yazıyor.

Aynı paranın iki yüzü. Bu parayı eline alan kimse ilk 30 sn içinde kaç kron olduğunu söyleyemedi.

Aynı paranın iki yüzü. Bu parayı eline alan hiçkimse ilk 30 sn içinde kaç kron olduğunu söyleyemedi.

Hatta öyle saçma paralar var ki üzerinde rakam yazmıyor. Tek bir bozuk paraya 1 dakika bakıp üzerindeki rakamı bulamadığımı biliyorum. Hadi diyelim ki şanslısınız ve üzerinde bolca yazı olan bir para geldi elinize. Ne yaparsınız? Bir yerinde Sverige (İsveç) veya Denmark (Danimarka) yazısı ararsınız. Kesinlikle bu kelimelerin yazmadığı paralar da var.

Eeee ben de paranın tura kısmındaki amca veya teyzelerin yan profilden kabartmalarına bakarak cibilliyetini anlayamadığım için çok sinirleniyordum. Hani ırklardan biri vulkanlı biri dünyalı olsa, sivri kulaklılar İsveçliler diyecem ama hepsinin kulakları aynı. Çok zor, çooook.

İşin içinden çıkamayınca elimdeki paraları tezgaha yayıp adama sen al diyordum.

Bazen elimde seçmeye çalıştığımı gören satıcı şunu ver bunu ver diye yönlendiriyordu. Ama şüpheciyim de. Adam 5 kron diye mürdüm eriği büyüklüğünde bir parayı aldı önce, sonra 50 kron diye fındık kadar bir parayı istedi avcumdan. Bu nasıl iş, para miktarı büyüyünce boyutta büyüyor diğer paralarda ama sonra neden birden küçülüyor diye sorunca o da anladı durumdaki saçmalığı. Kim 5 kronu 50 kronun 3 katı büyüklüğünde yapar ki?

Göteborg

Göteborg

Bu durumdan tek şikayet eden ben değilim demek ki bu 3 ülke bozuk paraları için bir düzenlemeye gitmişler. Ama henüz tüm paralarda uygulanmıyor. Danimarka ve Norveç bazı bozuk paralarının ortalarını delmiş. İsveç’te delik para yok. Ve Danimarka ile Norveç’in ortak sınırı da yok. Yani cebinizde aynı anda DKK ve NOK olma ihtimali düşük. Delik paralar sayesinde SEK-NOK ve SEK-DKK ayrımı bir nebze kolay oluyor.

Bu kadar anlattığıma bakmayın. Bu ülkelerde her yerde ama her yerde kredi kartı geçiyor. Son 2 ziyaretimde tek kuruş yerel para kullanmadan geri döndüm.

Para ve Dil arasında bir bağ mı var bilmiyorum kesinlikle paralellikler var. Hadi dillerine de bakalım.

Dil

İskandinav dillerine pek aşina değilim. Ne kadar gittiysem de en ufak bir aşinalık bile kazanamadım. ‘Heyhey’ ve ‘Tak’ dışında hiçbir şey öğrenemedim dersem yeridir. Bunda en büyük sebep İsveç’te gördüğüm hemen herkesin çok iyi İngilizce konuşmasıdır. Amerika ve İngiltere dışında dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar iyi İngilizce konuşan bir toplum görmedim. Sokaktaki çöp toplayan adam dahi aksansız İngilizce konuşuyor. Atmıyorum, adamla konuştum. Sebebini merak ettim sordum. Okulda ki eğitimin yanı sıra televizyonlarında yabancı film ve diziler dublajsız oynuyormuş. Onun etkisi dediler. Özellikle aksansızlıkları bana hala ilginç geliyor. Bir İtalyan, Fransız ne kadar iyi İngilizce bilirse bilsin o sert aksanını atamıyor. Danimarka ve Norveç de İsveç’ten çok farklı değil. Bence İskandinav halkları dil konusunda yetenekli insanlar. Ya da kendi dillerinin tonlama fonetiği İngilizce ile aynı.

Bölgedeki 4 ülkede konuşulan diller aslında farklı. Danca, İsveççe, Norveççe ve Fince ayrı diller. Ama bunlardan Fince dışındakiler birbirine yakınmış. Yerel halk diğer dillerde konuşulanları anlayabildiklerini söylüyorlar.

Başka bir Öresund

Başka bir Öresund

Aynı paralardaki gibi sınır bölgelerinde bir yazının hangi dile ait olduğunu anlamak aslında çok kolay. Kural şu; delikli bozuk parası olan ülkeler Ö harfini O’nun üzerine eğik çizgi çizerek yapar. Parasında delik olmayan ülkeler O’nun üzerine iki nokta koyar. Øresund yazıyorsa o Danca veya Norveççedir. Öresund yazıyorsa İsveççedir. Yani güneyde bir yer de Ø görünce konunun Danimarka ile ilgili olduğunu anlıyorsunuz. Kuzeyde görürseniz Norveç’le bağ kuruyorsunuz. Ö ise zaten konu sizinle ilgili.

Mimari ve Tasarım

Şahsi görüşüm veya kişisel zevkim diyor ki “İsveçliler tasarım konusunda bir numara”. Ben çok seviyorum tarzlarını.

Hjarup

Hjarup

Klasik mimarileri çok özel değil ama güzel. İskandinav tarzının güzel örnekleri diye düşünüyorum. İyi korumuşlar, korumakla kalmamışlar yaşatıyorlar. Hala klasik mimaride binalar yapıyorlar. Hem de aynı malzemelerden. Bu binalar hep taş veya ateş tuğla kaplama oluyor. Genel de çok büyükler. Balkon yok.

Turning Torso

Turning Torso

Kuzeyde ve kırsalda ise çok sayıda ahşap ev var. Ahşap evleri kırmızı renklere boyama gibi bir adet var. Aslında ahşap her şeyi kırmızıya boyuyorlar. Ahır, kulübe, ev, …

Tamam klasik tarz güzel, peki ya modern binalar? Aslında yeni diye modern diyoruz yoksa modern tarzda değiller, post modern tarzdalar. Farklı malzeme kullanımı, farklı tasarımlar, farklı fikirler. Estetiği süsle değil formla vermişler ki hayran olmamam mümkün değildi. Sadece mimari değil dekorasyonda da çok başarılılar. Sadelik, yalınlık ve doğallık ana düsturları olmuş. Girdiğim her ofis beni hayran bıraktı. İşin ilginci nesi hayran bıraktı söyle deseniz söyleyemem. Kendinizi dekorasyon dergilerinden birinde veya bir kataloğun içinde hissediyorsunuz. Kendine has bir havası var. Bir kere tasarım fonksiyonel. Gereksiz detaylardan arınmış. Danimarkaya bakan sahildeki evlerOfislere girince içimde hep “Bırakın beni burada, çalışmam lazım, çalışmak istiyorum” diyorum. O hissi vermişler. Zaten bu ofislerde her şey sizin rahat çalışmanız için düşünülmüş. Bahsettiğim İsveçli müşterimin ofisine ilk girdiğimde baktım, herkesin sandalyesi başka model. Hemen sordum neden böyle diye. Birisi işe alınınca önce şirketin ergonomi uzmanı geliyormuş. Seni alıp nasıl çalıştığına bakıp vücut yapına, duruş şekline göre uygun bir koltuk seçiyormuş. Maşallah koltuk dediğim de uzay mekiği gibi. 26 farklı eklemi olup her biri ayrı ayarlanabilen koltuklar. Masalara bakınca hepsi elektrikli. Bir düğmeye basınca 120 cm yüksekliğe geliyor. Bu neden böyle dediğimde aldığım cevap “Sırtın ağrırsa ayakta çalışmak isteyebilirsin, bu durumda masa yüksek olmalı”. Herhangi bir anda çalışanların %30’unu ayakta, barda durur gibi laptoplarını kullanırken görebiliyorsunuz. Yani gerçekten de insanlar arada ayakta çalışıyorlar. Sürekli oturmanın getirdiği kas ve kemik ağrılarını atabiliyorsunuz. Ben de denedim, ayakta laptopa bir şey yazmak uygun yükseklikte çok rahat oluyor. Ya da masayı iyice yükseltip 3 kişi dirseklerini dayıyor, ellerine kahvelerini alıp konuşacakları konuyu ayakta tartışıyorlar. Bu ülkede ortopedisyenler açlıktan ölüyor olabilir.

HjarupÇalışma ortamları sadece dekorasyon açısından da insan odaklı değil. Beni şok eden bir bilgi doğum izinleri oldu. Türkiye’de doğum durumunda anne 18 hafta (daha geçenlere kadar 16 haftaydı) baba ise 3 gün ücretli izin kullanabiliyor. Tekrar ediyorum; baba 3 gün ücretli izin kullanabiliyor. İsveç’te ise anne 16 ay (dikkat hafta değil ay) ücretli izin kullanabiliyor. Onaltı ay. Vay be adamlar ne kadar önem veriyorlar olaya diyorsunuz. Peki ya baba? Baba da 16 ay ücretli izin hakkına sahip. Bu sürenin ilk kısmında tam ücret alıyorsunuz. Ama yok ben 16 ay boyunca işe gitmeyecem derseniz maaşınızın %80’ini alıyorsunuz. %20’lik bir kesinti uygulanıyor. Yani İsveçli baba Türk anneden 4.2 kat daha fazla doğum iznine sahip.

Sadece babaların izinlerini kıyaslamak istesem 3 ile 480 günün kıyaslanır tarafı yok. Bu kadar iznin açıklaması da; bebeğin ilk yılında babanın da bebeğin yanında olmasının çok önemli olmasıymış.

Malmö Ofis BinalarıPerde, stor, jaluzi gibi şeyler kullanmayı pek sevmiyor olsalar gerek caddelerde yürürken zemin kattaki evlerin ve ofislerin içlerini görüyorum. Ve her ofis istisnasız aynı şık ve sıcak tarza sahip. Emlakçısı da, reklam ajansı da, berber dükkanı da.

Evler ise tıpkı İkea kataloğu gibi. Pencereden göz attığım evlerden bir tanesi dağınık, pasaklı değildi. İkea’nın neden İsveç’ten çıktığına şaşırmamak lazım.

Bu başlığa girer mi bilmem ama bence mekan algısının ve deneyiminin bir parçası olan kokuya da değinmeden geçemeyecem. İsveç kendine has kokusu olan birkaç ülkeden biri. Düzeltiyorum; İsveç kendine has kokusu olup bu kokunun güzel olduğu birkaç ülkeden biri. Her gittiğimde ilk saatler bu kokuyu alıyor ve hatırlıyorum. Kokuyu da tarif etmek zor. Ama güzel bir koku. Benim hafızamda bu kokunu adı İsveç kokusudur.

FjallbackaMimari konusunda her şey güzel hoş da her şey çok akıllıca değil. En aptalca olan şey kesinlikle İsveç’in otomatik kapılarıdır. Ortamların ergonomisine ve insanların ortopedik olarak zorlanmamasına bu kadar hassasiyet gösteren bu millet tüm kapıları otomatik yapmaya çalışıyor. Yoksa koca kapıları iterek açıp kapatırken belini incitirsin falan, neme lazım. Tamam, bunda sorun yok. Ama İsveç’teki ilk günümde ilk otomatik kapıyı gördüğümde durup bu ne saçmalık demiştim içimden. Sonra gittiğim her yerde, otelde, fabrikada, markette, eczanede, müzede… tüm kapılar böyle. Nasıl mı?

Otomatik kapı nasıl olur. Yaklaşırsın, hareketi algılar, fışşşt yapar, yanlara doğru kayarak açılır. Sen de geçersin. Türkiye ve dünyanın geri kalanında özel bir sebebi yoksa otomatik kapıların tamamı böyledir. Özel bir sebep te varsa bu ancak yana doğru kayacak yerin olmaması olabilir. Çok dar bir koridordur mesela, ortadan iki yana doğru kayarak açılacak kanatların kayacağı yer yoktur o zaman bu özel bir durumdur. Bu özel durumda da kapı normal bir kapı gibi bir yandaki eksen üzerinde içeri veya dışarı doğru açılır. Yani bildiğiniz elle açılan kapı gibi. Bunu otomatik yapmak için de üstten bir kol ve o kolu ittiren bir motor koyarsınız.

Danimarkaya bakan sahildeki evlerİşte İsveçlilerin tüm kapıları bu normal kapı modundaki otomatik kapılardan, hem de kayarak açılan kapıyı koyacak yer varken. Misal; fabrikadayım ve bir kapı var, günde 5000 kişi geçiyor o kapıdan. Kapı da kocaman. Ağır. Elle iterek açmaya çalıştım itilmiyor. Yana düğme koymuşlar. Basıyorsun motor başlıyor çalışmaya. GIRR GIRR GIIRRRR o kapıyı iterek açıyor. Bir de şu var; bir kapıyı tek bir yönde hareket ettirmek yani kaydırmak çok zor değildir. Tek yönde güç uygulamak yeter. Oysa içeri açılan bir kapıda moment etkisi açının sürekli değişmesi nedeni ile giderek azalır. Kat be kat daha fazla güç uygulamak gerekir. Zaten kapının açılırken kasılmasından ne kadar zorlandığını anlıyorsunuz. Hele kapı size doğru açılıyorsa, yaklaşıyorsun kapı sana doğru geliyor sende geri adım atıyorsun sonra çıkıyorsun.

Nereden bakarsan bak çok saçma bir durum bu. En önemlisi uygulanan yöntem kayan kapıya göre çok daha zor ve karmaşık. Basiti varken zorunu ve kullanışsızını yapmışlar.

İlk teorim şu oldu. Bu kapı zaten vardı, sonra bunu otomatik hale getirdiler. O nedenle tepeye şu gariban motoru koydular. Motorun maliyeti sıfırdan kayan kapı yapmaktan daha ucuz olmalı. Ama bu teorimi zamanla kendim çürüttüm. Çünkü yeni yapılan tüm otomatik kapılar hala içeri açılan kapılardan.

İkinci teorim şu. Zamanında birisi gelmiş, elinde sadece içeri açılan kapıları itebilen motorlardan varmış. Millet daha kayan kapı görmeden bu kapıları piyasaya bir güzel çakmış. Firma zamanla büyümüş, otomatik kapı pazarını domine eder hale gelmiş, monopol olmuş. Hala da piyasaya başka ürün sokmuyor bu amca. Gariban İsveçliler de kapı açılacak diye öylece bekliyorlar.

Şehirler

Stockholm

Stockholm

Stockholm

Ülkenin başkenti ve en büyük şehri. Şehir tamamen kanallarla kaplı olduğu için olsa gerek kendisine Kuzeyin Venedik’i deniyor. Ki ben bu benzetmeye gıcık oluyorum, çünkü bu ve bunun gibi ifadeler her zaman birden fazla yer için kullanılıyor. Amsterdam da kendisi için Kuzeyin Venedik’i diyor çünkü onun da kanalları var. Kopenhag aynı şekilde kanallarla kaplı ve bilin bakalım turistik gezi kitaplarında ne diyorlar bu şehir için? Kuzeyin Venedik’i. Biraz daha zorlasam 3 tane daha Kuzeyin Venedik’i bulacağıma eminim.

Benzer şekilde Doğunun Paris’i lafına da takığım. Diyarbakırlılara göre kendi şehirleri Doğunun Paris’i. Erzurum’a giderseniz ve Doğunun Paris’i derseniz tahmin edeceğiniz gibi bu unvanı Erzurumlular üzerlerine alıyorlar. 2009’da Lübnan’a Beyrut’a gitmiştim. Ev sahibim şehrini gezdirirken Beyrut tarih boyunca Orta Doğunun Paris’i olarak anılmıştır demişti. Hah bir siz eksiktiniz demiştim.

Stockholm

Stockholm

Sonuçta Stockholm 14 ada üzerinde kurulmuş, her tarafı kanallarla kaplı, sulak ve güzel bir şehir. Ama bir özelliği ile diğer çakma Venediklerden ayrılıyor. Şehri tam ortadan ikiye böldüğünüzde batıda kalan kanallar ve o kanaldaki sular bir göle ait ve tatlı (tadına bakmadım ve bu kanallardaki sular neden farklı renkte diye sorduğum adama inandım), doğuda kalan kanallar ve o kanaldaki sular denize ait ve tuzlu (bunu da tatmadım ama denizse kesin tuzludur diye kabul etmişim bir kere). Ve tuzlu deniz suyu göle karışmasın diye kanallar bentlerle ayrılmış. Ayrıca göl deniz seviyesinden 30 cm kadar yüksek olduğu için su seviyeleri de farklı.

Stockholm'un kanalları

Stockholm’un kanalları

Vasa’yı daha yaptıkları kanalda batıran İsveçliler Allahtan gemiyi doğru şekilde, deniz tarafında inşa etmişler. İnşaat bittiğinde “Yaaa bu gemiyi göl tarafında yapmışız” da diyebilirlerdi.

Sözde dünyanın en dar sokağıymış!!! Yersen...

Sözde dünyanın en dar sokağıymış!!! Yersen…

Stockholm gerçekten güzel bir şehir. Hatta bir çok kişiden Avrupa’nın en güzel bir kaç şehrinden birisi yorumunu duydum. Bence o kadar değil. Sadece güzel. Turistik açıdan gezmek için 3 gün fazla bile. Pahalılık dışında yaşamak için son derece tercih edilebilir bir şehir. Bir de barış dalı hariç bir gün Nobel kazanırsanız gelip burada alıyorsunuz. Sonra karşı da Nobel partisi var. Ona katılıyorsunuz. O partiye Kral da geliyor. Ona göre giyinin.

Havaalanı ise beni şaşırtmıştı. İsveç zengin bir ülke. Stockholm dediğim gibi ülkenin en büyük şehri ve başkenti. Arlanda bu şehrin tek havaalanı. Ne beklersiniz? Kocaman ve işlek bir havaalanı. Benim uçağım 00:30’dadı. Ben biraz da erken gittim alana. Bomboş bir terminal buldum. 3-5 güvenlik görevlisi, bir kaç temizlikçi ve ben terminaldeki insan türünü temsil ediyorduk. Bilgi ekranlarına baktım önümüzdeki 6 saat boyunca sadece 4 tane uçuş vardı. Ülkenin en işlek havalimanı bizim sıradan bir Anadolu şehrinin havalimanı kadar işlek.

Göteborg

Ülkenin en büyük ikinci şehri. 3 yıl ara ile ve farklı mevsimlerde ziyaret ettim. İlginç şekilde her şey aynı yerde duruyordu. Limandaki gemiler, demirlemiş yatlar, inşaatlar, … Hiç mi kıpırdamadınız? Turistik olarak 2 gün bol bol yeter. Hatta ikinci gün sıkılabilirsiniz bile.

Göteborg

Göteborg

2013 Eylül ayındaki ziyaretim bir Cuma günü oldu. Akşam yemeği sonrası Gustav Adolf meydanına çıkıp bir banka oturup etrafı izlemeye başladım. Derken etraftaki garip tip popülasyonundaki hızlı artış dikkatimi çekti. Derken o garip kıyafetli arkadaşlardan ikisi yanıma gelip bir istekleri olduğunu söyleyip durumlarını anlattılar.

Göteborg

Göteborg

Burada bir gelenek varmış. Okulların açıldığı ilk haftanın son günü (ki o gün sözkonusu günmüş) lise son sınıf öğrencileri liseye yeni başlayanlara bir ceza verirmiş. Bir nevi kabul töreni uygularlarmış. Bu seneki arkadaşlara da garip garip giyinip (kimisi olayı ters anlayıp soyunmuş) 50’şer tane yabancı ile fotoğraf çekilme görevi verilmiş. Benimle fotoğraf çekilip çekilemeyeceklerini soran bu gençleri kıramadım ve iki farkı kişi ile iki tane samimi poz çekildim.

Göteborglu Liseliler

Göteborglu Liseliler

Olurda ileride önemli biri olurum ve peruklu garip tiplerle fotoğraflarım piyasa sürülürse işte bu blog şahidimdir. Son derece masumum.

Malmö

Ülkenin en büyük 3. şehri. En çok zaman geçirdiğim ve yukarıdaki gözlemlerin büyük kısmını yaptığım bölge. Turistik olarak yarım gün bile fazla ama ben toplamda bir aydan fazla kalmışımdır. Daha bir gün sıkılmadım. Danimarka ile komşu. Öresund köprüsü ile Kopenhag’a 20 dakika da geçebiliyorsunuz.

Lund

Malmö’nün kuzeyinde bir üniversite şehri. İsveç’in en iyi iki üniversitesinden biri kabul edilen Lund üniversitesi burada. Sakin, şirin ama küçük bir şehir. İsveç’e yaptığım ziyaretlerin 6’sında Lund’a da geldim. Hatta her gün geldim. Turistik olarak 45 dakika da biter. 🙂

Lund Domkyrka

Lund Domkyrka

1103 de yapılmış bir katedrale sahip. Katedral içinde Pazar günleri özel bir saatte aktive olan ilginç bir saat var. İnsanlar o saatte gidip bu mekanik saatin marifetlerini izliyorlar. Ben tamamen tesadüf eseri denk gelip izlemiştim. Prag’daki astronomik saatin başka bir türlüsü diyebilirim.

Tanum

Fjällbacka denilen 870 nüfuslu köyde 2 hafta geçirdim. İsveç’teki en güzel günlerimdi. Nedense aşırı sevdim. İsveç köy hayatına yakından tanıklık ettim. Bu bölge Norveç’e kadar oldukça ilginç bir doğaya sahip. Etrafta çok farklı kaya oluşumları var. Kaya dediğim 3-4 katlı ev büyüklüğünde. Bazıları karada bazıları da denizde. Yüksek bir yere çıkınca yüzlerce kilometrelik bir alana saçılmış kayaları görebiliyorsunuz. En kolay denizdekiler görünüyor. Sanki haylaz bir tanrı bu kayaları bilyeler gibi acuna almış ve etrafa saçmış.

Bu anılarım hep facebook’ta. Merak ediyorsanız girip okuyunuz. 🙂

Fjällbacka

Fjällbacka

Ülkenin Şarkısı

İsveç’in tek bir şarkısı yok.
2009-2013 arası için: Trans-Siberian Orchestra – Christmas Canon Rock
2013 sonrası için: Ryhe – Open

Reklamlar
  1. #1 by tuba on 17 Mart 2014 - 12:37

    Yine harika bir yazı olmuş. Sınıflandırmalara bayıldım. Erkekleri sınıflandirmamanız da pek bir manidar 🙂
    Ellerinize saglik.

    • #2 by Kamil on 17 Mart 2014 - 13:55

      Hindistan’da erkekleri sınıflandırmıştım. Orada eskiyen göz ferimi buradaki gözlemlerle geri kazanmaya çalıştım diyelim.
      Teşekkür ederim. 🙂

    • #3 by Turgut Mozak on 18 Mart 2015 - 17:32

      Güzel bir yazı olmuş gerçekten güzel espirili anlatım hava katmış , emeğine saglık. Fakat bir konuyu daha arastırmanı isteyecegim. Isveçliler yıllardır Finlileri sömürerek geçinirler. gelenek şudur , Finli icat eder geliştirir ama isveç alıp patentini kendi adına yapar sonra dunyaya isvec malı diye sunar. Bu uzun senelerdir böyle. Bence bir sonraki gezini finlandiyaya yap ve birazda isveçlileri onların gözüyle gör.
      Finlandiyada 2 resmi dil vardır , biri fince digeri isveçce , sebebi Finlandiyada yaşayan %6 lık bir isveçli kesim yüzünden bunu mecburi kılmıştır. Fakat diğer taraftan baktıgınızda Isveçte aynı oranda Finli yaşamaktayken fincenin lafı bile geçmez hatta adamdan bile saymazlar sizde biliyorsunuz.Finlandiya’da halen bilinirki , ülkeyi 15 isveçli aile yönetir. Gemi sanayi , kagıt selüloz sanayi telefominikasyon başta olmak üzere hep bu ailellerin elindedir. Örnekler o kadar çokki , mesela dunyanın ilk omurgazı yekpare gemisi finlilerin işidir ama nedense isveç bayraklı gemi haline gelmiş ve dunyada isvec gemisi olarak bilinir. Cep telefonunu Nokia muhendisleri geliştirir ama sonra birden piyasaya Ericcson çıkar ve nokiadan öndedir, Saab ilk olarak finli muhendisler tarafından bulunur ama patent isvec , aynı sekilde volvo. ve birçok marka.
      Otobuslerde TV de ve diger butun heryerde çift lisan ama aynısı kendi ülkelerinde yok.Finlandiyada dogmus bir isvecli bile halen kendi diliyle konusuyor ve fince bildigi halde isvecce yi diretiyor. Karşısındaki finlinin bile isvecce konusmasını şart koşuyor. Neden çunku dunyanın en gelişmiş en medeni ve en üstün ırkı onlar , baskasını asla begenmez ve kabul etmezler..Bir daha ki sefere isvece gittiginizde , limanda gördügünüüz o buyuk SILJA & TALINK LINE yazan gemilerin ustundeki bayraga bakın ve nerede yapıldıgını sorun.İşletme hakkı finli firmadayken neden isveç bayragı çekildigini de ogrenemedim ben. Anlatmakla bitmez. yaşadıgım tecrubeler ve gördüklerim o kadar fazla ki , hangisini tutsam elimde kalıyor. Size naçizane tavsiyem isveçe gittiginizde lütfen 2 gunlugune helsinkiye geçin ve kendiniz görün. Sonra bakın bakalım isvec pasaportunu halen istiyormusunuz

      • #4 by Kamil on 22 Mart 2015 - 11:18

        Merhaba,
        Pasaport konusu tabi ki bir espriden ibaret. Ülkeler arasındaki ilişkiler hangi ülkeden baktığınıza göre gerçekten farklı algılanıyor. Ve işin kötüsü aslında kimse haklı değil. Sadece İsveç ve Finlandiya değil, her ülke için durum aynı, biz dahil. Mesela Hindistan’da Pakistan’ı dinliyorum, sonra Pakistan’da Hindistan’ı…. İşler çok karışık.
        Yazıda da bahsetmişti Finliler pek sevilmiyor. Bunu görebiliyorum. Bahsetmediğim kısım ise konuştuğum İsveçli Finlileri tembel, alkolik ve işe yaramaz olarak tasvir etmesiydi.
        Ben genel olarak dinlediklerime ve gördüklerime bakıp taraf olmamayı öğrendim. İki tarafında haklı olduğu yerler vardır kesin.
        Selamlar

  2. #5 by Mehmet Kaan Hancı on 20 Mart 2014 - 09:27

    Kamil kardesim,
    Internetteki gezi bloklarını genelikler okurum.
    Ancak seninkiler kadar guzel içeriklisini pek görmedim. Görsel içerik olarak ise hiç görmedim. Tebrik ederim. Tek sıkıntı, bu yaziları okuyup fotolari gorunce insanın hemen gidesi geliyor. Euro’nun 3.10’lari gectigi bu günlerde başıma iş açacaksın. Tekrar tebrikler. Persembe gorusmek uzere

    • #6 by Kamil on 20 Mart 2014 - 09:35

      🙂 Gitme isteği uyandırdığım için sevineyim mi? Yoksa gitmiş gibi olduk diyenlere inanmamam gerektiği için üzüleyim mi bilemedim.
      Ama güzel sözleriniz için teşekkür ederim.
      Selamlar

  3. #7 by Ercüment Tahtakıran on 20 Mart 2014 - 11:08

    Kamil’cim

    Eline ,gönlüne sağlık . Gene döktürmüşsün. İnsan olmak kolay değil. Sen tanıdığım nadir insanlardansın işte . Paylaşmayı, içindeki o güzel birikintileri paylaşmak herkese nasip olmuyor. İşte burda farklılıkları güzellikleri nedenleri ortaya çıkarıyor. Herkes kendince çok şeye sahip olabilir. Ama herkes onu paylaşmayı bilemez . Senin bu özelliğin sayesinde gitmediğim görmediğim yerlerin aynı akıl süzgecinde olduğumu hissettiğim kardeşimin gözüyle bu yerlerin özelliklerini bana yaşattığın için kendi adıma teşekkürler güzel insan

    sevgiyle kal hep
    ercü

    • #8 by Kamil on 20 Mart 2014 - 11:14

      Bu yorumu okuyunca hafif yüzüm kızardı. 🙂 Bu sözlerin üzerine söyleyebileceğim bir şey yok. Teşekkür ederim diyeyim sadece bari.

  4. #9 by emrah demiral on 20 Mart 2014 - 11:13

    Yine gördüğüm en detaylı gezi yazılarından biri olmuş biraderim. Gideceğim ülke, senin yazıların arasında yer alıyor ise, başka bir yazı okumaya gerek yok!
    Eline, aklına sağlık!

    • #10 by Kamil on 20 Mart 2014 - 11:17

      🙂 Çok teşekkür ederim Emrah.
      Yakında “Özel Tur Rehberliği” yapayım diyorum. Eğer gideceğin ülke bende yoksa ve eğer Kamil benden önce gitsin görsün yazsın diyorsan ve bunun masraflarını karşılayacak kadar bol param var diyorsan….
      Sadece bana haber vermen yeter 🙂

  5. #11 by aliosman on 21 Mart 2014 - 11:06

    Sn.KAmil Bey;son blog yazınızı okudum.Takdirlerimi iletirim.Ülkeleri ve insanları çok akıcı bir dil ile anlatıyorsunuz.Gidip gezemesem bile sizin yazılarınız sayesinde bilgi edinebilirorum.Sağlıcakla kalınız.Ali Osman (57)

    • #12 by Kamil on 21 Mart 2014 - 11:20

      Çok teşekkür ederim Ali Osman Bey.
      Selamlar

  6. #13 by hale on 24 Mart 2014 - 18:51

    Siz nasil guzel bir gözle goruyorsunuz, hayret ettim… Harika bir yazı. Anlatımlarınız inanilmaz, ….param olsa sizin bu yazılarınızı bastirmaniza yardim ederdim. cok hoşuma gitti gözünüze takılan detayları aksettirişiniz.
    tebrikler…
    hale

    • #14 by Kamil on 24 Mart 2014 - 18:52

      🙂 bastırmış kadar oldunuz. Okurken yorumunuzu mutlu oldum. Teşekkürler

  7. #15 by M.Hadi Yağcı on 26 Mart 2014 - 15:48

    Fazla söze gerek yok.Çok beğendim.

  8. #17 by Muslahattin PARLAK on 05 Nisan 2014 - 17:25

    Gerçekten güzel görselleri ve eğlenceli diliyle harika bir yazı olmuş. Eline sağlık kardeşim.

    • #18 by Kamil on 06 Nisan 2014 - 12:12

      Çok teşekkür ederim. Selamlar.
      🙂

  9. #19 by sefa on 07 Mayıs 2014 - 21:39

    Blognuzu okumaya yeni başladım gerçekten çok hoş bir blog insanın içinde gerçekten gezme isteği uyandırıyor

    • #20 by Kamil on 07 Mayıs 2014 - 21:45

      🙂 teşekkür ederim. Hadi o zaman gezi planları yapın. Yakında olması da gerekmiyor. Plan yapıldı mı fırsatlar kendi kendine ortaya çıkıyor.

  10. #21 by Züleyha Ersingün on 26 Haziran 2014 - 16:45

    Merhaba
    İsveç ile ilgili ne bulursam okuduğum bu günlerde yazınıza rastladım. Ben bir çocuk kitabı yazıyorum ve kahramanlarımdan biri de İsveçli. Hikaye gereği İsveç’te uğurlu sayılabilecek bazı sembollere ihtiyacım var. Objeler, kahramanlar gibi…
    Yardımcı olabilir misiniz acaba?

    • #22 by Kamil on 29 Haziran 2014 - 02:06

      Japonya’dan merhaba,

      İlk aklıma gelenler troller oldu. Kuzey Avrupalılar Trollerin saçlarını okşuyor şans için. Norveç’te daha da popüler ama İsveçte de sık sık görüyorum. Türkiye’ye dönünce İsveçli bir tanıdığıma sizin için sorup size cevap vereceğim. Daha detaylı bilgi verebileceğini sanıyorum.
      Selamlar

      • #23 by Züleyha on 29 Haziran 2014 - 16:15

        Çok teşekkür ederim, çok zarifsiniz.
        Selamlar

  11. #24 by Alp on 29 Ağustos 2014 - 08:47

    Merhaba
    Yazılarınızı dikkatle takip ediyorum, gezi anıları gibi şeylere pek merakım yoktu sanırım bu durum sayenizde değişecek:)
    Klasik bir sorum olacak ingilizceyi öğrenmek/geliştirmek için hangi ülkeyi tavsiye edersiniz, ingiltere çok pahalı, abd çok uzak… burası için aksansız konuşuluyor demişsiniz dikkatimi çekti.
    Hayat şartları çokta pahalı olmayacak şekilde bir ülke söyleyebilir misiniz?

    Teşekkürler…

    • #25 by Kamil on 29 Ağustos 2014 - 11:01

      Merhaba, Öncelikle teşekkür ederim güzel sözleriniz için.
      İngiltere gerçekten pahalı bir ülke.
      Ancak İsveç/Norveç’de yaşam, kesinlikle İngiltereden daha pahalı.
      Aslında yaşam açısından bakınca en ucuzu Amerika ama dediğiniz gibi yol uzak. Uygun uçak bulursanız yaşam açısından Amerika kadar uygun bir alternatif yok.
      Bunların dışında İsveç veya kuzey bölgelerinde öyle çok yaygın bir dil okulu yoğunluğu dikkatimi çekmedi. İngiltere’de bu iş tam bir sektör olmuş.
      Ekonomik olması açısından Londra dışında daha küçük şehirleri tavsiye ederim. Okul fiyatını bilmem ama diğer giderler çok ciddi ölçüde düşecektir.
      Selamlar

  12. #26 by muhlis on 26 Ocak 2015 - 16:51

    Super akiskan bir yazi olmus kitap yazmalisiniz bence tabi var mi hali hazirda bilmiyorum.ellerinize saglik

    • #27 by Kamil on 26 Ocak 2015 - 16:54

      Teşekkür ederim. 🙂
      Burada bedava yayınladıktan sonra hiçbir yayın evi bunları basmakta ticari kar görmez herhalde.
      Tebriklerle, like larla yaşıyoruz işte 🙂

  13. #28 by muhlis on 03 Şubat 2015 - 14:12

    Yedigin ictigin senin olsun gorduklerini anlat iste nolcak 🙂

  14. #29 by Tuba on 02 Nisan 2015 - 01:52

    İsveç’e yerleşmeyi düşünen biri olarak İsveç hakkında araştırdığım, okuduğum yazılardan en iyisi ve kılavuz olabilecek kapsamlı bir yazı olmuş, çok faydalı oldu emeğinize sağlık…
    Sayenizde İsveç kültürünü biraz olsun anlamış oldum.
    Sevgiler.

    • #30 by Kamil on 02 Nisan 2015 - 12:01

      🙂 Teşekkürler. İsveç’te mutluluklar…

  15. #31 by Esi on 07 Haziran 2015 - 23:34

    Bir solukta keyifle okudum. Önümüzdeki hafta gerçekleştireceğim İsveç seyahati için harika bir kılavuz oldu. Teşekkürler, tebrikler!

  16. #33 by BigBRO on 09 Haziran 2015 - 16:05

    Kaleminize saglık… 2014’te Stockholm’un Ocakta -12 derecesini ve Temmuzda 22 derecesini keyifle yaşadım… Yazın ve kışın bu kadar insanı icine ceken az sayıda sehir olsa gerek (St Petersburg ve Moskova haric)… Her seye ragmen Stockholm’de tatil amaclı 4 gunden fazla kalınmamalı…Butun gezilecek yerler 3. gunde bıtıyor… Yazın tum kanal cevresi ve NK alısverismerkezinin karsısındaki park cafeler ile doluyor… Son donemdeki akım nakit para kullanmamak… Coffee shoplar, marketler ve kimi resturantlarda nakit para gecmıyor… Son seferinde Viking Tours ile Stockholm’den Helsinkiye gemi ile gitmis oradan da hızlı tren ile St Petersburg’a gecmistim… Kopenhang, Helsinki ve Oslo’yu tatıl amaclı goren biri olarak Stockholm’u tercih ederim…

  17. #34 by İbrahim on 12 Temmuz 2015 - 23:51

    Bende 30 gün bulundum gerçekten güzel bir ülke güneye gitme şansım olmadı gavleborg ve kuzeyde bulundum stckholm şahane bir kent upsalayıda gezdim yaşanacak bir ülke ama bana kısmet olmadı isveçte yaşayan türk vatandaşları 1 sırada konya kulular hatta ilk giden türkler 2sırada mardinliler 3sırada benim memleketim elbistanlılar isveçin bir ilginç yanıda ülkenin hertarafı aynı bir birine tıpa tıp benziyor bizde nasıl karadeniz farklı dogu farklı iç anadolu farklı isveç öyle deil hertaf aynı isveçte yaşama ve yerleşme ümidimide hala yitirmedim

  18. #35 by Bora-Sema Erdem on 02 Ağustos 2015 - 15:13

    çok güzel ve ayrıntılı bir çalışma.ayrıca çok akıcı ve esprili olmuş.Tebrik ederim.İleride gezi notlarınızı kitaplaştırmanız dileğiyle

    • #36 by Kamil on 02 Ağustos 2015 - 15:32

      Teşekkür ederim 🙂
      Selamlar

  19. #37 by misafir on 29 Ağustos 2015 - 19:08

    Evet espri anlayışınızla beraber güzel bir zengin anlatım olmuş, merakımı ve bilgimi gidermiş oldum, ellerinize yüreğinize sağlık.. Şaka bir yana yaşanabilecek bir ülke midir sizce?

    • #38 by Kamil on 05 Eylül 2015 - 09:16

      Merhaba,
      Bence bu sorunun cevabı kişiye göre değişir. Sakin hayat, sessizlik, sükunet kısa ziyaretlerde hoş gelse de bir süre sonra bazı insanları rahatsız ediyor. Ama ben kesinlikle yaşanabilir olduğunu düşünüyorum.

  20. #39 by Yavuz Altındiş on 31 Ekim 2015 - 22:12

    Yazınızı soluksuz okudum tarihi bilgileri aktarmadaki ustalıgınıza hayran oldum kendimi vasa gemisini yapanlar arasında buldum.tabiki geminin batışınıda normalde üzülerek izlemem gerekirken sizin anlatımınızla tebessümle (hatta gülerek)izledim.Tarih demişke şu bizim meşhur Demirbaş Şarlı da biryerlere sıkıştırıp bahsetmenizi isterdim.Böylece İsveçin bize o kadarda tarihsel olarak yabancı olmadıgını görür kendimize olan güvenimizi artırmış olurduk.Hayranlaınız listesine benide ekleyebilirsiniz.Selamlarımla.

    • #40 by Kamil on 03 Kasım 2015 - 12:52

      Merhaba,
      Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. 🙂
      Madem bu yazıyı beğendiniz, diğerlerini de okur ve hatta facebook sayfamıza da gelirsiniz belki.
      Selamlar

  21. #41 by kernel on 28 Kasım 2015 - 01:53

    Merhaba,
    Benim sorum tamamen ekonomik temelli. Stockholm’de veya Lund’da aylık 9000 SEK yeterli olur mu?

    • #42 by Kamil on 29 Kasım 2015 - 23:25

      Merhaba, yeterli olur mu her ne kadar kişiye özgü bir cevap gerektirse de bu rakam gerçekten çok çok az. Barınma ihtiyacı karşılanmış bir öğrenci için zorla yetebilir ama aksi takdirde mümkün değil.

  22. #43 by Furkan Berber on 29 Kasım 2015 - 22:10

    Sizce Stockholm sıkıcı mıdır peki? Yurt dışında yaşamı planları yaptığımdan sizin tecrubeleriniz onemli benim icin. Ayrica yazi da icin tebrik etmek lazim 🙂

    • #44 by Kamil on 29 Kasım 2015 - 23:27

      Merhaba, Bana göre sıkıcı değil, ama size göre sıkıcı mı? Kim bilebilir ki? 🙂
      Evet burada hayat bize göre çok daha sakin. Daha yalnız daha izole bir hayat olduğu da doğru. Ama sosyalleşme konusunda iyiyseniz ve çok hareketli çevre beklentiniz yoksa çok sıkılacağınızı sanmam.

  23. #45 by yaselam on 02 Mayıs 2016 - 16:56

    Özenle, onca uğraşıp yazdığınız bu yazı için teşekkür etmesek olmaz. Elinize sağlık.

  24. #46 by Deniz on 18 Mayıs 2016 - 13:43

    Merhaba isveçe arkadaş ziyareti için ortalama 4-5 maksimum 1 haftalığına gitmek istiyorum 5000 civarı isveç kronu Türk lirası ile 2000 tl civarı oluyor sanırım yeterli olur mu sizce ?

    • #47 by Kamil on 19 Mayıs 2016 - 20:22

      Merhaba, Konaklama arkadaşınızda olacaksa fazla fazla yeter. Eğer konaklamayı siz halledecekseniz biraz zor olabilir ama yine mümkün.

  25. #48 by Evren on 19 Haziran 2016 - 17:17

    Yazıları nedense bir bayanın elinden çıkmış gibi hissettim. Sonra Kamil görünce hayal kırıklığı oldu :)… Niye öyle düşündürdü anlayamadım, belki de Arabistan yazısını okurken kadınlara yönelik yasak vb. değinmeniz olmuştur. İskandinav ülkelerini çok merak ediyordum, gezmek ve orada yaşamak nasip olur mu bilmiyorum ama en azından şurada okuduğum kadarıyla içimden bir ses tam yaşamam gereken ülke diyor.. şu yazıları kitap veya dergi olarak elimizde bulunsa daha güzel olurdu :).. Sanırım bir çok yabancı arkadaş edinmişsinizdir, onların bizim ülkeye bakış açısını anlatan aynı bu türde yazı yazabilirseniz çok güzel olur… Teşekkürler

    • #49 by Kamil on 19 Haziran 2016 - 23:55

      Merhaba,
      Bir kadının kaleminden çıkmış hissi… 🙂
      İyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemedim şimdi 🙂

      İskandinav ülkeleri candır. İsveç ise canan.

      Evet çok arkadaş edindim ama ülkemizi yorumlatmak istesem kimse samimi olamıyor, ki ben de onların ülkeleri hakkında (her ne kadar aşırı derecede açık sözlü biriysem de) her zaman gerçek hislerimi yüzlerine söyleyemiyorum.
      Çok ta sormadım bizim ülkemiz hakkındaki bakış açılarını. Belki de duymaktan korktum. Ya da bu soru biraz megalomanca geliyor, bana sorulunca karşımdaki hakkında bir kompleks seziyorum, güzel şeyler duyup kendi fikrini teyid etmek istiyor gibi geliyor.
      Selamlar

  26. #50 by Ziya gül on 14 Ağustos 2016 - 10:00

    Selamlar.. Sizce yaşamak için hangi ülkeler daha avantajlı. Irkçılık hissetmeyecegim, güvenli ve huzurlu olması önemli benim için. Kanada- İsveç- Singapur- ABD. Malûm son yıllarda Turkiye nin gidişatı pek içaçıcı değil.. Bekarim iyi İngilizce var. Turizmciyim aynı zamanda aşçılık da var. Tavsiyelerinizi bekliyorum. Saygılar

    • #51 by Kamil on 19 Ağustos 2016 - 20:18

      Singapur bu açıdan rahat. ABD sorunlu deseniz de ülkenin yarısı yabancı olduğu için asla azınlık olmuyoruz. 🙂

  27. #52 by Seda on 19 Ağustos 2016 - 13:34

    Okudugum en esprili ve kapsamli gezi yazisiydi. Kilavuz niteliginde olmus, elinize saglik 🙂

    • #53 by Kamil on 19 Ağustos 2016 - 20:17

      O zaman diğer ülkelerede bekleriz 🙂

  28. #54 by Vasfi on 11 Eylül 2016 - 16:46

    Emeğinize sağlık. Hiç sıkılmadan okudum, bilgilendim ve yakında buraya gideceğimden benim için çok faydalı oldu. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir sorusuna güzel bir örneksiniz ama bir farkla; siz gezdiğiniz kadar okuyan biri olduğunuzu da anlatım güzelliğinden anlaşılıyor. Çok teşekkür ederim değerli paylaşımlarınız için.

    • #55 by Kamil on 11 Eylül 2016 - 20:47

      Çok teşekkür ederim nazik yorumunuz için 🙂

  29. #56 by seda on 28 Aralık 2016 - 16:35

    Çok guzel yazmıssınız,gecen ay oradaydım.
    Hala aklımdan atamıyorum.Kışın gitmek gercekten çok farklı bir duyguydu.
    Ormanların enerjisi,geyikler,sanki bir viking gelicekmiş gibi duruyor.
    İnsanları cok guzel ve kibarlar.Özellikle dogal sarısın,kalkik burunlu ve yeşil gozluleri cok guzel.
    Ve butun cocuklar 4 yasında spora baslıyor.
    Ama havanın erken kararması gercekten insanı depresif yapıyor.
    Yazın gidersem aklımı kaybederim diye gidemiyorum.
    Siz yukarlara cıktınız mı? Kızaklı kopeklerin oldugu,kuzey ısıklarının gorundugu Kiruna?

    • #57 by Kamil on 28 Aralık 2016 - 16:37

      Merhaba, Kuzeyine de çıktım ama tabi en kuzeyinde değil. İsveç olmasa da Norveç’te Tromsö gittiğim en kuzey nokta ki kendisi kuzey kutup dairesi içinde 🙂
      Orada kaldığım 4 gün boyunca hiç hava kararmadı.

  30. #58 by gülden ksck on 30 Nisan 2017 - 16:03

    Heyhey ! müthiş bir yazı bayıldım çok güldüm. Malmö’ye taşıniyorum. Yazın çok faydalı bir rehber oldu.
    Teşekkür ederim.

    • #59 by Kamil on 03 Mayıs 2017 - 21:25

      HeyHey!
      Malmö’ye taşınmaaaa. Kulağa müzik geliyor.
      Mutluluklar….
      (çok ihtiyacınız olmayacak) 🙂

  31. #60 by Candan Dinç on 03 Mayıs 2017 - 02:22

    Merhaba,

    Kiev’e gitmeden önce bakınırken bulup diğer sayfaları da okumaktan kendimi alamadığım, akabinde eşime okuduğum, onun da en az benim kadar ilgi duyduğu yazılarınız için teşekkür etmek istedim. Aynısını eşim de düşünmüş ama önce ben düşündüğüm için şimdi yazıyorum. Dün hiç uyumadığım halde saatlerimi okuyarak geçirdim ve gözümden uyku akarak iki ülkeyi daha sizinle gezdim:) Yorum yazmadan da rahat edemedim, kaçamak okuyup çıkmış/kaçmış olacaktım sanki.

    Standart gezi yazısı/blogu olmadığı dikkatli okurdan kaçmıyor zaten, okuma ve gözlemleme gayet iyi. Espri inceliği de okuma ve tabii düşünebilme ile beslenmiş besbelli. Ben mühendis olabileceğinizi düşündüğümü, ama yine de %100 emin olamadığımı belirttim, eşim de mühendis olduğunuz fikrindeydi. Dedim ki mühendisse kesinse bilgisayar/yazılım mühendisidir. Sonraki yazılardan anladığım kadarıyla yanılmamışım/z.

    Turist gibi gezmemeniz, görüş ve gözlemleri aktarırken temkinli olmanız, bunu sıkça dile getirmeniz bende turist ahlakını aştığınızın bence delili. Ukrayna’dan parçalar okumuştum eşime, Çin’i bir miktar okumuş olduğum halde başa sarıp sesli olarak eşime okudum sesli olarak. Aslında ikimiz de kulakla değil gözle okumayı severiz ama hem anında paylaşma isteğim hem de paylaşacağım kişinin yorgunluğunu fırsat bilmemle keyfximize keyif kattık. Akşam yemeğine bir saat geç oturduk:)

    Ukrayna ve Çin’den sonra hızımı alamayıp Kenya, Arabistan, Singapur, ABD ve en son gözlerim kapansa da bırakamayıp İsveç’i hatmettim. Kronolojik sırada sizilmişlerse onu bozdum ama zihnimdeki kronolojiye uydum.

    Yayıncı olsam blog ziyaretlerini basıma engel saymazdım. Çünkü

    1) Her tıklayan neyi ne kadar okuyor, okuyorsa ne kadar metne nüfuz ediyor diye düişünürdüm, bunu tık sayısından bilemeyiz derdim. Okumuş olsalar bile:: 2) Her kitabı çok satmak için basmam gerekmez, edebiyat kokusu aldıktan sonra hele de zevkle okuduğum metinleri seve seve basardım. Kitap okuyucusu farklı bence. (Hatta internet okuyucusu bile farklı, ben mesela facebook kullanmıyorum, buraya koymazsanız oraya bakma ihtimalim yok gibi -alışkanlığım yok zira. Twitter’ı daha ziyade haber almak için kullanıyorum. Ama kitap okuyucusuna (kendimden hareket ederek) blog/site daha çok hitap ediyor gibi geliyor.

    Çok uzattım, her şeyi yazıp dağıttım, üslubum da seyreldi ama yazmasam rahat edemeyecektim.

    İnternette yaygın çöp bilgiler arasında dikkate değer (metinleriniz için teşekkür eder, gittiğiniz ve gideceğiniz ülkelerle devam etmenizi dilerim.

    Selamlar,

    • #61 by Kamil on 03 Mayıs 2017 - 21:35

      Şimdiiii.
      Bu yoruma nasıl cevap verilir bilmiyorum.

      Öncelikle yorumunuzu attığınız an, gecenin üçünde okudum. Ama o an vereceğim cevap bu yorumun hakkı olmayacağı için bugüne bıraktım. Gündüz de yoğunluktan dokunmak istemedim, ancak bu saate kaldı.

      Aslında bu yazıları yazarken bir şey beklemiyor insan, yazıyor olmak yeterince keyifli.
      Ama okunduğunu bilmek başka bir haz.
      Arada bir gelen böyle yorumlar ise tarifsiz 🙂

      Çok teşekkür ederim güzel ve içten yorumunuz için.

      Uzun zamandır bloga yazı koymuyorum. Facebook ise tam gaz devam ediyor. Öyle ki okuduğunuz ABD İzlenimleri sadece tek bir ziyaretle yazılmıştı. Ondan sonra 7 kere daha gidip aylarımı geçirdim (ki 10 saat sonra tekrar gidiyorum). Ne hikayeler geldi. Singapur deseniz 3 kere daha gidildi. İsveç 4 kere, Suudi Arabistan 9,10 kere daha olmuştur.
      Facebook kullanmasanız bile girip okunabilecek şekilde, herkese açık paylaşıyorum.
      Bu ülkeler dışında ise daha ne farklı ülkeler ve hikayeler var orada. Meksika’dan Mısıra, Malezya’dan, Kuveyt’e, herhalde blogda olmayan 30’a yakın ülke hakkında yazı fotoğraf vardır facebookta.

      İlk fırsatta ABD yazısını tekrar elden geçireceğim. Sonra da bir Meksika İzlenimleri gelsin diyorum.

      Sizin yorumunuz daha da gaz verdi, ABD yazısı toplanılacak!!! En kısa zamanda. Söz! 🙂

  32. #62 by Eren on 25 Eylül 2017 - 21:54

    Merhabalar,,

    Krala gonderilen is teklifi ile ilgii bolum yanislar iceriyor, duzeltmek istedim Varis olmadigi icin bu istek Avrupa’daki degisik ulkelere gonderiliyor. Bu konuda bir rekabet olusuyor ve Bonapart (Napoleon, yanilmadiniz) bir generalini rusvetle bu makama oturtuyor. Bu karari da ulke meclisinde verilen bu rusvetlerle aldirdigindan, kisa bir sure sonra daha once mecliste maassiz olarak oturan milletvekillerine bu olaydan sonra maas baglaniyor. Boylece bu tur bir olayin tekrarlanmasi onleniyor.

    Buna benzer makro ve mikro hatalarin oldugunu soyleyebilecegim bir yazi, ama, iyi kotu bir fikir vermekte. Oldukca subjektif. Zaten yazar da tersini soylemiyor. Tesekkurler.

    • #63 by Kamil on 29 Eylül 2017 - 09:41

      Düzeltmeniz ve zaman ayırıp bunu bizimle paylamanız için teşekkür ederim. 🙂

  1. Veranin Koresi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: